LİBRİ ELECTUS

Öldüren Şehir

Yazı kategorisi: Kitap, roman by homonihilis Mayıs 3rd, 2008

Ömer Ayhan’ın Öldüren Şehir’i ilginç bir roman. Çağdaş insanın duygusal tatminsizliğini, çaresiz yalnızlığını, içinde kıvrandığı boşluğu, inanacak bir şey, tutunacak bir dal arayışını anlatıyor. Emre’nin, pek çok insanın artık nefretle andığı 80′lere saplanıp kalmışlığı da, Yılmaz’ın hakikatin izinde öğretiden öğretiye sürüklenip durması da bu yüzden. Kahramanımız Ufuk ise, aralarında en güçlüsü gibi görünse de aslında en aciz olanı. Onun bir inancı, uğraşı, kendini kaptıracağı herhangi bir şeyi yok. Müzisyen olarak barlarda çalışıp orada tanıştığı kızlarla bir gecelik ilişkiler yaşamaktan ibaret hayatı. Sıkıntısı artık çekilmez olduğunda ise sakinleşmek için kendini sokaklara atıp sabaha kadar amaçsızca dolaşıyor. “İçinde yükselen tekdüzelik kayasını” parça parça edecek bir mucize bekliyor. Ancak bel bağladığı kurtarıcılar çok sıra dışı: “Uzun uzadıya süren araştırmalarım sonunda uzaylıların bizi kurtarmasını beklemeye karar verdim, hâlâ bekliyorum.

İşte kitabın ilginçliği de burada. Bütün bu anlamsızlık kuyusunda merdivensiz kalma öyküsü gizemli fantastik bir olay örgüsü içinde anlatılıyor. Ufuk’un evine önce bir videokaset, ardından bazı fotoğraflar geliyor. Bunlarda Ufuk’un hatırladığı ama neresi olduğunu çıkaramadığı tekinsiz binaların görüntüleri var. Ufuk bir anda hayatına giren Yeşim sayesinde önce binaları buluyor, sonra bu olayların ardındaki fantastik sırrı keşfediyor.

İç sıkıntısı ve yalnızlık, fantastik sırlar, 80′lere nostaljik övgü, İstanbul’un ve iki uğursuz binanın birer karakter gibi romana dahil edilmesi, uzaylılar, uçan daireler, gizli ayinler, bütün bunların arasında kaybolmuş turistler gibi kalan Mulder ile Scully, çılgın bir kolaj çıkarmış ortaya. Bu metin bir roman olarak bütünlük konusunda ne kadar başarılı bilmem ama farklı ve zevkli olduğu kesin.

Aylaklar

Yazı kategorisi: edebiyat, roman by homonihilis Ocak 13th, 2008

aylak.jpgBir konak dolusu işsiz güçsüz mirasyedi. Hepsi Leman Hanım’ın babasından kalan konakta, bitip bitmediği bile belli olmayan bir mirastan faydalanarak, herhangi bir işle uğraşmadan, boş boş yaşıyorlar. Hepsinin pek çok amacı, pek çok fikri var.

Mesela Davut Bey, altın postu bulmayı, Yuşa Tepesine Fatih Sultan Mehmet heykeli dikmeyi düşünüyor. Bu tür onlarca fikri var ama hiçbirini gerçekleştiremiyor. Ayla üniversiteyi bitirip Anadolu’ya gitmek, orada faydalı işler yapmak istiyor. Ama evleninde okulunu bırakıyor, ideallerini unutuyor. Şükrü de bir edebiyat dergisi çıkartmaktan bahsediyor. Tanıdıklarında borç topluyor, insanları henüz çıkmamış dergiye abone yazıyor. Ama dergi bir türlü çıkmıyor. Geçmişte yaşayan Dündar Bey, alkolik ve kaçık Mürşide, aşk serüvenleri arasında bocalayan Nesime aynı şekilde boş, amaçsız hayatlar sürüyorlar.

Bütün bunların arasında kalan Muammer gittikçe bunalıyor. Çünkü hayattan hiçbir beklentisi, hiç umudu yok. İnsanları sevmiyor, onlarla birlikte olmaya katlanamıyor. Hayatın boş ve anlamsız olduğunu, içinde bulundukları bu yaşantıyı değiştirmek için herhangi bir adım atmanın yarasızlığını savunuyor. Bir türlü kendini konumlandıramıyor, anlamlandıramıyor. Kimseyi sahiplenemiyor, kimseye tutunamıyor. Sonunda bunalımı neredeyse deliliğe varınca tüm aileyi dağıtıyor, kendi de insanlardan uzak kalmak için tek başına bir otel odasına yerleşiyor.

Melih Cevdet Anday’ın “Gizli Emir” romanında bir şehir dolusu insan sürekli kurtuluş fikirleri öne sürüyor, bunları aralarında tartışıyor, planlar, hazırlıklar yapıyordu. Ama hiçbirisi kalkıp da eyleme geçmiyor, ne zaman kime geleceği belli olmayan bir gizli emri bahane ederek, bekliyordu. Aylaklar’da gerçek toplum içinde konumlandırılmış, hatta örnekleri gerçek hayatta sıkça görülmüş olan Şükrü Paşa ailesi, biraz değişerek ve tüm bir şehre yayılarak, fantastik bir kurgu içinde geçen geçen Gizli Emir’e taşınmış. Anday aynı durağanlığı, aynı bezginliği, aynı bıkkınlığı bu iki romanında bir kez gerçek hayatın parçası olarak, bir kez gerçeküstü bir öykü olarak anlatmış. Muammer’in hayat karşısındaki amaçsızlığını, anlamsızlığını, kabullenişini, yine onun gibi günce tutan İsa’da da görmek mümkün.

Aylaklar - T. İş Bankası Kültür Yayınları – 2002

Bradbury’nin gerçekleşmek üzere olan kehaneti

Yazı kategorisi: Kitap, bilimkurgu, edebiyat by homonihilis Ocak 6th, 2008

Dönemin ünlü Amerikalı televizyon yapımcısı ve sunucusu Edward R. Murrow, 1958’de bir konferansta yaptığı konuşmada (1) televizyon için şunları söylüyordu:

Bundan 50 ya da 100 yıl sonra tarihçiler, bugünün üç televizyon ağının bir haftalık yayınını izleseler, görecekleri şey çöküşün, soyutlanmanın ve yaşadığımız dünyanın gerçeklerinden kaçışın izleri olurdu. Sizleri televizyon kanallarının akşam saat 8 ile 11 arasındaki yayın akışlarını incelemeye davet ediyorum. Bu ulusun karşı karşıya olduğu ölümcül tehlikenin kısa süreli kasılmalarını göreceksiniz. Pazar öğleden sonralarının entelektüel gettosunda istisnai bilgilendirici programların yayınlandığı doğrudur. Ancak günün en çok izlenen saatlerinde televizyon, bizleri hayatın gerçeklerinden soyutlamaktadır. [...]

[...] Bir gün Hollywood’un elinde hiç Kızılderili kalmazsa, bütün yayın akışları tanınmaz hale gelir. Belki o zaman cesur biri çıkıp, düşük bütçeyle de olsa, bu ülkedeki Kızılderililer’e gerçekte neler yapmış – ve halen yapmakta – olduğumuzu anlatan bir belgesel hazırlardı. Ama böyle bir şey nahoş olur. Ve bizler de, hassas yurttaşlarımızı, ne pahasına olursa olsun, nahoş şeylerden korumalıyız.

451.jpgBundan 5 sene önce, 1953’te yayınlanan Fahrenheit 451’de, Guy Montag evinde sakladığı şiir kitaplarından birini ortaya çıkarıp, bir şiiri yüksek sesle okuduğunda, hassas Bayan Phelps işte bu yüzden ayılıp bayılır. Çünkü romandaki ulus öyle bir hale gelmiştir ki insanlar, tüm oturma odalarını kaplayan devasa üç boyutlu interaktif televizyonlarda, mevcut olmayan bir hayatı yaşamaktadır. Bu televizyonlarda yayınlanan tüm programlar eğlenceye yöneliktir. Çünkü kimse hayatın gerçekleriyle yüzleşip üzülmek istemez.

Bu yüzden okullarda gittikçe daha az şey öğretilir, edebiyat neredeyse tamamıyla unutulur, İngilizce bile doğru dürüst kullanılmaz olur. İnsanlar televizyon izleyerek, müzik dinleyerek, çok canları sıkıldığında büyük spor etkinliklerine katılarak ya da jet otomobillerle son sürat yarışarak yaşamlarını sürdürürler. Yaklaşmakta olan savaşı bile dert etmezler. Duyarsız, umarsızdırlar.

Böylesine uyutulmuş, uyuşturulmuş, aldırmazlaştırılmış bir toplumda, en tehlikeli şey doğal olarak kitaptır. Komedi ve seks konulu olanlar haricindeki tüm kitaplar yasaklamıştır. İtfaiyecilerin görevi ise saklanan kitapları bulup yakmak, saklayanları da cezalandırmaktır.

Ray Bradbury, 2007’de verdiği bir röportajda (2), Fahrenheit 451’in sıklıkla düşünüldüğü gibi iktidar sansüründen bahsetmediğini söyler. Bradbury’nin asıl amacı o dönemde yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan televizyonun edebiyatı nasıl tehdit ettiğini anlatmaktır. Romanda insanların gerçeklerden uzaklaşıp kendi kabuklarına çekilmelerine, uyduruk bir gerçeklikte, umarsız ve aldırmaz şekilde yaşamaya başlamalarına televizyonun neden olur. İktidar ise, itfaiye şefi Beatty’nin dediği gibi, bu fırsatın üzerine atlamış, kitapları – yani fikirleri – yasaklamak için bunu bahane etmiştir.

Romanın sonunda savaşın gerçekten çıkması, tüm şehirlerin bombalananması, bu uyuşmuş toplumun yok olması, onlara reva görülen bir cezadır. Çünkü Bradbury’ye göre toplum bunu kendi istemiş, kendi tercih etmiştir. İnsanlar gerçeklere sırtını döndükçe televizyon daha da gerçek dışı olmuş, televizyon gerçek dışı oldukça insanlar daha da izole edilmiş, bu kısır döngü sonunda felaketle sonuçlanmıştır.

Edward R. Murrow aynı konuşmanın sonunda şunları söyler:

İnsanların izlemeyeceklerini, ilgilenmeyeceklerini, hallerinden memnun, umursamaz ve izole olduklarını söyleyenlere tek cevabım var: En azından karşılarındaki bu muhabir, bu fikrin yanlış olduğunu düşünmektedir. [...]

Bu alet [televizyon] öğretebilir, aydınlatabilir, hatta ilham verebilir. Bu ancak, insanlar onu bu amaçlarla kullanmaya karar verilerse gerçekleşir. Aksi halde kablolardan ve lambalardan oluşan bir kutudan ibaret kalır. Cehalete, hoşgörüsüzlüğe ve umursamazlığa karşı, büyük ve kararlı bir savaşın başlatılması şarttır. Bu savaşta televizyon da bir silah olarak çok faydalı olabilir.

Biz toplum olarak son 25 yılda bu silahı bu amaçla hiç kullanamadık. Televizyonculuğumuzun ulaştığı dorukta bugün önümüzde, sakız gibi uzayan saçma öyküler üzerine kurulu diziler, bin türlü zevzeklikle donanmış şovmenler, milletin ortasında mizansen gereği kavgaya tutuşan karı kocalar, üçüncü sınıf şarkıcıların aşk hayatını en küçük ayrıntısına kadar takip eden programlar var. Milletçe ayıla bayıla seyrediyoruz. Kısır döngüye çoktan girmişiz. Televizyon rezilleştikçe biz de rezilleşiyoruz, biz rezilleştikçe teelvizyon da rezilleşiyor.

Verilmesi gereken savaşta gittikçe gecikiyoruz. Şimdi elimizde, yine kullanmayı beceremediğimiz, yepyeni ve çok daha güçlü bir silah var: İnternet. Ama biz onu da, tıpkı Bradbury’nin tanımladığı toplum gibi, hedonist amaçlarımıza alet etmekten başka bir şey yapmıyoruz.

Bir an önce bu mecraları, aydınlanma amaçlı kullanmaya başlamalıyız. Yoksa tepemizde patlayan kültür bombaları altında yok olup gideceğimiz günler yakındır.

(1) http://www.turnoffyourtv.com/commentary/hiddenagenda/murrow.html
(2) http://www.laweekly.com/news/news/ray-bradbury-fahrenheit-451-misinterpreted/16524/

Hennoz

Yazı kategorisi: Kitap, edebiyat, öykü by homonihilis Aralık 30th, 2007

hennoz.jpgHennoz’da bir türlü evinden dışarı çıkıp insanlara karışamayan bir adam var. Kendi çıkmazlarında kaybolmuş, amaçsız, isteksiz, umutsuz bir adam, kendini içkiye serseriliğe vermiş. Hayatı televizyondan, gazetelerin 3. sayfalarından izleyen bir adam… Hayatın hep dışında kalmış, yaşamaya başlayamamış, yaşam nehrine atlayamamış bir adam…

Neden? Gereğinden fazla düşünüyor belki de. Aptal cesareti olsa, çoktan atlardı azgın nehre, ya boğulur giderdi, ya da nehir onu iyi kötü bir yerlere sürüklerdi. Ama o kıyıda nehre bakıp bakıp duruyor; nehir de akıp akıp duruyor.

Hennoz - İlker Karakaş - Notos Kitap - 2007

İsa’nın Güncesi

Yazı kategorisi: Kitap, edebiyat, roman by homonihilis Aralık 23rd, 2007

isanin_guncesi_eski.jpgİsa’nın Güncesi* Melih Cevdet Anday’ın kendi adıyla yayınladığı (1974) üçüncü romanı. Gizli Emir’den** sonra yazılmış ama olayların geçtiği ortam, hayali kurumlar, saçmalığa varan bitmek bilmez soruşturmalar dizisi gibi pek çok unsur bu romanı Gizli Emir’e bağlıyor. Sanki burada, Gizli Emir’deki olayların biraz öncesi anlatılmış, o şehrin nasıl o şehir haline geldiğinden bahsedilmiş. Bu iki roman ardı ardına, bir bütün gibi okunabilir.

Kahraman, karısının İsa adını verdiği, ama adı İsa olmayan bir memur. Hayatta hiçbir büyük amaca sahip olmayan, yarışmacı hırsları bulunmayan, hayatın bir rastlantılar silsilesi olduğuna inanan, bütün yeniliklerden huzursuz olan biri. Kuruntulu değil, olayları olduğu gibi görüyor: “rastlantısal ve amaçsız”. Hep hayatın dışında olduğunu hissediyor, “sözlü dünya” dediği gerçek hayata kendini ait hissetmiyor hiçbir zaman.

Hobi olarak taşlar, yapraklar topluyor. Zaman zaman romanlar okuyup bunların özetlerini çıkarıyor. Bir de okuduğu şiirleri kelime kelime, harf harf kesip, bunlardan anlamsız cümleler, kelimeler oluşturmayı seviyor.

İsa hayatı boyunca birileri tarafından yönlendirilmiş. Birisi kendisini yönetmeye kalkıştığı zaman buna karşı çıkmıyor. Bunun iki sebebi var: 1. Ona söyleneni yapmak ile yapmamak onun için eşdeğer 2. Demek ki kendi varlık sebebi, birilerini yönetmek ihtiyacı duyan kişilerin yönettiği kişi olmak. Bu yüzden eski bir okul arkadaşı olan bacanağının ısrarıyla evlenmiş. İş değiştirmesine de eski muhasebe şefinin oldu bittisi sebep oluyor. Ev düzenine, kaçta gelip gideceğine, akşam ne zaman yemek yitip neler yapacağına ve kaçta yatacağına ise karısı karar veriyor.

İsa, İthal Ambarları ve Uluslararası Elektronik Birliği Kurumu’nda çalışırken birden bire anlam veremediği bir terfi alıp başka bir binadaki daha büyük bir odaya yerleştiriliyor. Ancak kendisine yeni göreviyle ilgili hiçbir iş verilmeyince, sıkıntıdan ve merakta odadaki kasayı açıp içinde unutulmuş dört sayfayı buluyor. Bu noktada İsa’nın hayatı geri dönülmez şekilde değişiyor.

İsa iş yerinde ve dışında sürekli olarak kağıtlarla ve başka konularla ilgili soruşturmalara maruz kalıyor. Bu sorgular İsa’yı üç koldan kıstırıyor: İşyerindeki üstleri, kasada bulduğu dört kağıdın beşincisinin nerede olduğunu; dışarıdaki iki sorgu grubundan biri, yemine inanmadığını söylemesinden yola çıkarak neden Tanrı’ya inanmadığını; diğeri bir duvar ustasına İbsen’in Yapı Ustası Solnes oyunundan bahsetmesinden dolayı, içinde bulunduğunu düşündükleri gizli örgütü sorguluyor.

İsa sorgularda kendini temize çıkarmak için saçma sapan şeyleri açıklamak, kanıtlamak zorunda kalıyor. Örneğin çarşamba günü bulduğu kağıtlardan neden salı günü hiçkimseye bahsetmediğini anlatması, ayrıca hiçbir yabancı dil bilmediğini kanıtlaması gerekiyor.
Sorgular boyunca İsa’ya aynı sorular defalarca soruluyor. Bu soruların çoğunun konuyla ilgisi de olmuyor. Sanki sorgucular o an akıllarına ne gelirse onu soruyorlar. Zaten İsa’nın verdiği cevapları da dinlemeyip çoğunlukla kendi uygun buldukları ifadeleri hazırlıyorlar. Sorgular öyle saçma bir hal alıyor ki, yazılı bir sorguda İsa’ya “Buurnacc apoolchy ayankiriç?” sorusu bile soruluyor. Ama İsa bu soruyu da cevaplamaktan geri kalmıyor: “Tumma karttgiyşe makadam.

Bu sorgular iş yerinde, bacanağının evinde, akşamları gittiği meyhanede ve metresinin evinde, otobüs duraklarına, hatta sabah işe giderken bindiği otobüste gerçekleştiriliyor. Bu yüzden İsa’nın tüm hayatı değişiyor. Sorgular öyle bir noktaya varıyor ki İsa, bir sorgu sebeyile diğerine yetişemeyeceğinden endişelenir hale geliyor. Sonunda İsa ailesini ve evini kaybediyor, çalıştığı yerde yaşamaya başlıyor.

isanin_guncesi.jpgSorguların vardığı bu saçma boyutu desteklemek için roman boyunca birçok başka saçmalık kurgulanmış. Öncelikle olaylar sürekli yağmur yağan bir şehirde geçiyor. Şehirdeki otobüslerde hep aynı biletçi var ve bu araçlar hızlandıkça daralıyorlar. Binalar da acayip. Mesela bir binada 9. katın tamamlanması unutulduğu için 10. kat iki taraftan aşağıya doğru meyilli. Başka bir binada ise asansör ikinci kattan başlıyor ve binanın 9. kattan sonraki katları dışarıdan görülmüyor. Bunlara ruhsal sorunlara sahip aile fertleri ve her biri karikatürize edilmiş tuhaf sorgucular da ekleniyor. Böylece roman sonlara doğru gerçeklikten oldukça uzaklaşıyor, sanki İsa’nın gördüğü bir tür rüyaya – ya da kabusa – dönüşüyor.

Fantastik Gizli Emir’den sonra yarı-fantastik bu romanda da Anday, saçmalık kurgusunu abartarak o dönemde toplumun (İsa’nın olaylara ve hayata bakış açısı) ve yönetimin (erkin sadece sorgulamak ve kısıtlamak amaçlı kullanımı) içinde bulunduğu açmazları göz önüne serip irdelemeyi, eleştirmeyi amaçlıyor. Bugün birer parodi gibi görünen bu saçmalıkların bir dönem yaşanmış olması, her iki romanın altında aslında trajik gerçekliğin yattığını gösteriyor.

* T. İş Bankası Kültür Yayınları – 2004
 ** T. İş Bankası Kültür Yayınları – 2007

Dino’dan Bir Düşsel Yaşamöyküsü

Yazı kategorisi: Kitap, edebiyat, yaşamöyküsü by homonihilis Aralık 15th, 2007

sinan1.jpgSabancı Müzesi’ndeki sergiyi gezerken, adam ne yaptıysa güzel yapmış, diye düşündüm; Sinan’ı (Can Yayınları – 2007) okurken de, ne yazdıysa güzel yazmış, diye. Abidin Dino’nun yazdığı Yeditepe Öyküleri (T. İş Bankası Kültür Yayınları – 2002) de Ölüm mü? Ne buluş! (Sel Yayıncılık – 2005) da çok güzeldi. Birincide artık yitirilmiş bir İstanbul’da, artık yaşanmayan hayatların izleri vardı, ikincide ise hastalığın yatağa bağladığı bir adamın sıkıntıya ve acıya inat, üretme çabası.

Bazen, acaba sadece yazmakla mı uğraşsaydı, diyorum. Çünkü yazdıkları yarım kalmış hep, belki ilk yazıldıkları gibi çalakalem kalmış. Ama o bir kağıdı karalasa desen oluvermiş, üç kelime sıralasa sıradışı bir söyleyiş çıkmış ortaya. Şu cümleler az buz şeyler mi?

Ağırnaslı çocuk, çamurlu bir günde köye döndüğü vakit, Konstantiniye boş bir arsa değildi ama, şehir Sinan’ı bekliyordu.

Ve çocuk şehirden habersizdi.

Kurulmamış camiin meydanında, hiçbir müneccim, boşlukta kabarık Süleymaniye’yi haber vermiş değildi. (s.12)

Şurda burda, karşı kıyıda korular, köşkler, yalılar, camiler serpiliydi, ama İstanbul’un İstanbul olabilmesi için, hani şurda ayaklarını suya banmış mavi gözlü devşirmenin Ser Mi’marân-ı Cihân Olmasını beklemek gerekti. (s.41)

Belki Sinan rastlantıya inanmıyordu ama, rastlantı Sinan’a muhakkak inanmıştı. (s.3 8)

Gün gelecek, İstanbul’un sisli, mor gökyüzünde Süleymaniye’yi havalandıracaktı Sinan, uçuracaktı alçaktan geçen boz bulutların arasından kaldırıp. (s.22)

Kitap, henüz bir çocuk olan çırak Sinan’ın yağmurlu bir günde köyüne yürüyüşüyle başlıyor. Bu yürüyüş hiç bitmiyor zaten, kitap boyunca sürüyor. Devşirilen Sinan İstanbul’a yürüyor önce ve Yeniçeri Ocağı’na giriyor. Sonra üç yıl boyunca Bursa’da eski bir yeniçerinin yanında kalıyor. İstanbul’a dönüyor ama fazla kalamadan Süleyman’ın ordusunda Belgrad’a yürüyor. Dönüp Rodos seferine, sonra da Mısır seferine katılıyor. Mısır’dan selâtin ordusuyla karadan yürüyerek dönüyor Sinan. Sonuda Üsküdar kıyısına varıyor ve kitap burada, Sinan henüz hiçbir şey inşa etmemişken bitiveriyor.

Keşke devam etseymiş, koca bir roman olsaymış diyorum, ama nafile… Neyse ki sırada Kısa Hayat Öyküm (Can Yayınları – 2007) var.

Plume

Yazı kategorisi: Kitap, edebiyat, öykü by homonihilis Kasım 18th, 2007

plume.jpgHenri Michaux’un Plume isimli kitabını Kabalcı’nın üst katındaki kelepir kitaplar arasında buldum ve 50 kuruşa aldım. Abidin Emre çevirmiş, 1994’te Mitos’tan çıkmış. Kapağında Alphonse Mucha’nın “La Plume” deseni olan, ince, ilginç bir kitap. Plume adındaki, umarsız ve umursuz adamın acayip maceraları var içinde, çoğu iki üç sayfalık.

Plume “kuş tüyü” demekmiş. Michaux, “çağımızın sanayi toplumu tarafından edilgenleştirilmiş tepkisiz bireyi” anlatmak için “rüzgarda tüy gibi oradan oraya salınan” Plume’ü yaratmış.

Öykülerde Plume’ün kaderi hiçbir zaman kendi elinde değil. Karısına tren çarptığında da, lokantada yanlışlıkla mönüde olmayan bir yemeği ısmarladığında da, kraliçe onu soyup yatağına aldığında da öykü hep Plume’ün başında patlayan bir felaketle sonuçlanıyor. Ama bu durum Plume’ün umrunda değil. Genelde “Öyle mi? Tamam o zaman…” diyerek kaderine razı oluyor. Yargıç ona ertesi gün idam edileceğini söyleyip son sözünü sorduğunda bile “Bağışlayın, davayı izleyemedim.” diyerek yeniden uykuya dalıyor.

Bu öyküler ilk defa 1930’da yayınlanmış. Michaux, geçen yüzyılın geri kalanında hayat karşısında gittikçe daha da çaresizleşecek, bunun sonucunda aldırmazlaşarak her şeye boş verip günün gereğinde kısıtlı bir yaşam sürecek bireylerin ilk örneklerinden birini sunmuş Plume’de.

Katedral

Yazı kategorisi: Kitap, edebiyat, öykü by homonihilis Kasım 11th, 2007

katedral.jpgBazı kitapları sırf şekli için almak istiyor insan. Cilti, kocaman, renkli resimlerle dolu kitapları, sadece onlara sahip olmak için almak istiyorum. Ufacık, incecik, sevimli küçük kitaplar ise çok daha cazip geliyor.

Notos, Raymond Carver’ın Katedral isimli öyküsünü böyle küçük bir kitap olarak basmış. (Kitabın ait olduğu serinin adı ise ilginç bir tezatla “Büyük Kitaplar”) Kapakta yanında bavuluyla sakallı bir adam var, kabartma bir çerçevenin içinde. Kitabın ve yazarın adları da kabatmayla yazılmış. (gofre baskı mı diyorlar buna?) Kitap, Notos’un kullandığı o güzel yazıtipiyle dizilmiş. İkişer sayfayı kaplayan iki de siyah beyaz fotoğrafını koymuşlar yazarın.

Kitap bu haliyle içindeki öykü kadar güzel olmuş. Ama iki yazım hatası biraz tadını kaçırıyor. Kapakta arka plan olarak öykünün daktilo harfleriyle yazılmış bir bölümü kullanılmış. Bunun son satırı “dolaşmaya çıkmştı bile” şeklinde dizilmiş. Ufacık bir ayrıntı ama kapakta olunca göze batıyor. Bu hata aynı bölümün kitaptaki dizgisinde mevcut değil. Ancak kitapta birkaç defa “karım de” ifadesi yer alıyor. Sanırım önceleri “karım” yerine başka bir kelime – belki “eşim” – kullanılmış, sonra kelime değiştirilirken “de”ler “da”laşamamış da öyle öksüz kalmış.

Yine de mutluluk verecek derecede sevimli bir kitap. Notos’tan benzerlerini beklemeye başladım…

Suskunlar

Yazı kategorisi: Kitap, roman by homonihilis Kasım 1st, 2007

suskunlar.jpgYedikule Kahini bir gün, tüm makamların şüphesiz hakimi, tüm sedanın bilfiil şahı, tüm musiki üstadlarının hükümdarı olan Muhteşem Neyzen Bâtın Hazretleri’nin İstanbul’a geleceğini, bununla birlikte musikide en usta olan yedi kişiden altısının ortadan kalkacağını, sona kalana ise Muhteşem Neyzen Bâtın Hazretleri tarafından en mukaddes nağme olan “hayat veren nefesin” dinletileceğini görür. Bu durum İstanbul’daki musiki ustaları arasında huzursuzluk yaratırken, Neyzen Bâtın Hazretleri’nin baş düşmanı, her türlü nağmeyi yok etmeye uğraşan Tağut da bunu fırsat bilerek saldırıya geçer.

Ney üfeleyerek Yaradan’la yekvücud olan, böylece artık hiçbir sese ihtiyacı olmadığı için sağır ve dilsiz olup “suskunlara” karışan Eflatun da en usta neyzen olduğu için tehlikededir. Eflatun’un çile doldurduğu Galata Mevlevihanesi’nin şeyhi Neyzen İbrahim Dede, Eflatun’un ikiz kardeşi çalgıcı Davut ile birlikte Tağut’u alt etmeye çalışırken, Tağut da on iki parmaklı bir cüce ile tıptan pek anlamayan bir doktorun yardımıyla musiki ustalarını bir bir öldürtmeye başlar.

Bu arada Neyzen Bâtın Hazretleri’nin oğlu Zâhir İstanbul’da zuhur edip muhteşem sesiyle söylediği şarkılarla 12 musiki ustasını etrafına toplayınca, üstüne bir de Lazar’ı canlandırıp ekmekleri taşa çevirme gibi mucizeler gösterince, peygamberliğini ilan eden bir kafir olduğu iddiasıyla ve Tağut’un cücesi Pereveli İskender’in kışkırtmalarıyla, halk tarafından yakalanıp linç edilir. Böylece şehirdeki gerginlik doruğa ulaşır.

Gerisi Anar’ın fantastik İstanbul atmosferi, türlü türlü garip insanları ve çeşit çeşit hikayeleri…

Romanın temelindeki iyi-kötü çatışması Bâtın ve Tağut’un mücadelesiyle anlatılıyor. Roman boyunca Bâtın hep “gizli saklı” kalıyor. Sadece oğlu Zâhir yoluyla varlığını hissettiriyor ve romanın sonunda, ama yine de kimsenin göremeyeceği şekilde ortaya çıkıyor. “Haddini aşan” Tağut da çoğunlukla bir konağın derinliklerinde gizleniyor ve sadece hizmetkarlarına görünüyor.

Bu iki büyük ve zıt güç hiç ortaya çıkmadan kapışırlarken, araç olarak insanları kullanıyorlar. Kendi fevklerinde ilahi güçler tarafından yönlendirilen insanlar ise kendi aralarında daha insani çatışmalarla didişmekten de geri kalmıyorlar. Bu çatışma da romanda aşk etrafında şekilleniyor. Bir zamanlar Alessandro Perevelli adında Venedikli genç bir müzisyen olan cüce Pereveli İskender, İstanbul’a köle olarak getirildiğinde onu satın alan kanuni Asım ile aynı kıza aşık olunca Asım’ı öldürüp, onun kız için bestelediği semaiyi de bozuyor. Bunun üzerine hortlayan Asım’ın hayaleti de tüm İstanbul kentine musallat oluyor. Besteyi düzeltip Asım’ın ruhunu huzura kavuşturmak Davut’a kalıyor.

Sonuçta sürekli çatışan iki ilahi güçten biri galip geliyor ve ona hizmet eden insanlar da yaşamlarına mutlu devam ediyorlar.

İhsan Oktay Anar, bizi Amat’a (İletişim – 2005) kadar 7 yıl beklettikten sonra iki yıl içinde Suskunlar’ı (İletişim – 2007) çıkararak sürpriz yaptı. Kitabın son sayfasındaki nota göre yazımı 30 Ağustos’ta bitmiş. Kitap 18 Ekim’de, yani bir buçuk ay sonra çıktı. Her haliyle muhteşem bir (belki de en muhteşem) Anar kitabı olmasına rağmen maalesef basımdaki acelecilikten kaynaklanan bazı yanlışlar barındırıyor.

Her şeyden önce bir romanda karakterlerin isimleri değişmemeli, ama bu roman boyunca Köse Zehra’nın, Meymenet’in ve Lazar’ın başına geliyor. Bazı yerlerde aynı kelime öbeğiyle başlayan cümleler (örn: Ne var ki …) arka arkaya geliyor. Çalgıcıların, kazandıkları parayı paylaşırlarken, dağıtılan tutarın toplamının kazanılan tutardan daha fazla olması gibi durumlar söz konusu. Bazı bölümlerde ise İstanbul anlatıları o kadar uzun ki okuyucu artık okumaktan yorgun düşüyor. Mesela Eflatun’un Sofuayyaş Mahallesi’nden Galata Mevlevihanesi’ne yolculuğu bitmek bilmez tekrarlar içeriyor.

Sonraki baskılarda bu konular gözden geçirilir ve düzeltilir mutlaka. Ama bu kitabın çıkması için, bir sebepten (belki fuara yetiştirmek, belki Mevlana Yılı’nı değerlendirmek için) çok acele edilmiş ve bu sırada da anlaşılan romanı hiç kimse alıcı gözle okumamış. Yayınevinin, yazarın eserine değer katıyor olması gerekir ama bu örnekte İletişim bunu tam olarak başaramamış.

İstanbul Kitap Fuarı

Yazı kategorisi: Kitap, genel by homonihilis Ekim 30th, 2007

Bugün neredeyse şehirlerarası bir yolculuk yapıp kitap fuarına gittik. Tepebaşı’ndan Beylikdüzü’ne taşındığından beri fuara gitmemiştim. Koskoca salonların kitapçılarla dolması güzel de çok uzak orası, gitmek gelmek bitiriyor insanı. Yine de fuar beklediğimden kalabalıktı. Okullardan fuara gelen öğrenci grupları bu kalabalığın büyük kısmını oluşturuyordu. Bir de ailece gezmeye çıkmış insanlar vardı ki onlara hiç anlam veremedim. Sanki alışveriş merkezi gezer gibi çoluk çocuk toplaşıp gelmişler. Biraz balon bir kalabalık ama olsun.

Tüm standların önü tıklım tıklım doluydu. Pek öyle yaklaşıp kitap inceleme fırsatı olmadı. Bir süre sonra büyük yayınevlerinin standlarına şöyle bir bakıp, varsa kataloglarını toplamakla yetindik. O kargaşada birkaç kitap almayı da başardık.

İmza günleri arasında Ayşe Kulin oldukça popülerdi. Ama Can Dündar için bekleyen kalabalığın oluşturduğu kuyrukta herhalde diğer tüm yazarlardan imza almaya gelenlerin toplamı kadar insan vardı. Diğer imza günü sahipleri ise her zamanki gibi öylece oturmuş etrafı izliyordu. Hatta bir tanesi dürüm yemekle meşguldü. Stand açmışken bari yazar da getirelim diye düşünüyor yayıncılar ama ben önlerindeki isim levhalarıyla boş boş oturan o yazarlara üzülüyorum (dürüm yiyenler hariç).

fuar_oglak1.jpgStandlar arasında bana en hoş gelen Oğlak’ın standıydı. Sadeydi ve şıktı. Diğer büyük yayınevleri gibi ortasına kafemsi acayip bir yer sıkıştırılmamıştı ya da dört köşe tezgah basitliğine başvurulmamıştı. YKY’nin standı da gezilmesi hoş bir stand olabilirdi, eğer Harry Potter çılgınlığı yüzünden tıkış tıkış olmasaydı.

fuar_katalog.jpgBolca katalog toplayıp okunması gereken milyonlarca kitap mimledik. Çoğu yayıncı fiyat listesinden ibaret kataloglar basmış. Biraz daha özen gösterenler liste yerine kitapların kapaklarını koymuşlar. İş Bankası Kültür Yayınları küçük bir kitap şeklinde bastığı kataloğa (para bol herhalde) kitap kapaklarıyla birlikte kısa tanıtımlar da koymuş, şeklen en güzeli buydu. İçeriği en dolu kataloglar ise Ayrıntı, Metis ve İletişim’in kataloglarıydı, bunlar neredeyse kendi başlarına birer cazibe nesnesi gibiydi.

Yıllar sonra kitap fuarını gezmek keyifliydi. Ama “Bu fuar onca yolu üstelik de E-5’in cehennemi trafiğinde tepmeye değer mi?” sorusunun cevabına karar veremedim.