LİBRİ ELECTUS

Okuduk, okuduk, ok olduk…

İstanbullu

yorum ekle »

istanbullu

“Nedense, arsa satar gibi deniz satmazlar. Yoksa Saadet’in küpelerini rehine kor, Yenikapı önlerinde üç arşınlık bir deniz alırdım. Süslerdim orasını: Bir sal, mantara bağlı rakı şişeleri, paraketa… Yosunlarda karides beslerdim. Sırf iş olsun diye, yârimi alır, gurbete çıkardım. Denizimizi özlerdik.”

*İstanbullu, Metin Eloğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2009

Written by homonihilis

5 Ekim 2009 at 10:06 pm

Kitap, alıntı, öykü kategorisinde yayınlandı

Hayal Tozu Gölgecisi

yorum ekle »

hayal-tozuBaşta korktum biraz. İlk iki öykü Yemni için çok mu sıradandı? Yoksa Yemni’den zevk alamayacak kadar düz biri olmaya mı başlamıştım artık? Her iki ihtimal de korkutucuydu ama bencilliğim birincisinin doğru olmasını istiyordu.

Sonra Bekleme Odası geldi, Yemni Yemniliğine kavuştu, ben de hızla okuyabildiğim, kendimi kayıtsızca kaptırıp zamanı unutabildiğim, hayal tozu kaplı o özgün üslubu geri bulmanın keyfine kapıldım. Bekleme Odası, kendi başına bir romana büyütülebilecek parlaklıkta bir fikirdi. Bu yanıyla, diğer öykülerden de farklıydı. Ancak ötekiler de oldukça iyi: Akaşanlar, Dünya Hrönir Cumhuriyeti, Nefesçil… Kara İstanbul’dan sonra bir kez daha keyif veren Yak ve Git

Yemni ne yazarsa yazsın, büyülü dünyalar kurma yeteneğini işin içine katıyor. O dünyalardan tadımlık örnekler içeren, yazarın önceki romanlarına bağlar kuran, onlara koşut gelişen bu öyküler, krize girmek üzere olan bir Yemnikoliği bir süre oyalar nitelikte. Ama yazar bilsin ki 2006′dan beri yeni bir roman bekleyen bu bağımlılar müşkül durumdadır. Yazmak zorunda, alıştırmasaydı. Benim kişisel tercihim yeni bir Sarp Sapmaz romanından yana olur, eğer bana sorarsa…

Written by homonihilis

18 Mart 2009 at 10:44 pm

Kitap, edebiyat, öykü kategorisinde yayınlandı

garip insanların garip hikayeleri – 3

ile 2 yorum

bot_3

Artık keder ve kavga eksik olmadı
Smith’lerin hayatından.
Bayan Smith kocasından nefret ediyordu,
kocası da ondan.
Asla affetmedi karısının hatasını:
Bir mutfak aletiyle cinsel yakınlaşmasını.

Robot Çocuk büyüyüp
genç bir adam oldu sonunda
Sık sık çöp kutusuyla
karıştırılsa da.


* İstiridye çocuğun hüzünlü ölümü – Tim Burton – Altıkırkbeş – 2008
* Özgün şiirler: http://homepage.eircom.net/~sebulbac/burton/home.html

Written by homonihilis

14 Mart 2009 at 7:07 pm

Kitap, alıntı, edebiyat kategorisinde yayınlandı

Son Baskan: Uzayda İntikam

yorum ekle »

uzayda-intikamBaskan Kurgu-Bilim Serisi’ni tutukuyla topladığım zamanlar herhalde 10 yıl geride kaldı. Uzun süre boyunca 25 kitaplık serinin 24 kitabına sahip olmakla yetinmek zorunda kaldım. Çünkü Kabalcı’nın ikinci katına, kitapların durumuna bakılırsa balyalar halinde getirilip yığılan, sonra da 25 veya 50 kuruşa (o zamanın koskoca beş yüz bin lirası) satılan kitaplar arasında, Ocak 1985 basımı bu kitap asla yer almadı. Aradan geçen dönemde ben de yokluğunu unuttum bir süre. Sonra bir gün, kitaplığımda bir arada duran sevgili Baskanlar’ımı seyrederken 25.’yi bulma hırsına kapıldım. İnternet sahaflarını taradım ama 25 numara sadece tüm seriyi bir set olarak satan ve bozmak istemeyen satıcılarda mevcuttu. Takibe devam ettim ve günlerden bir gün gittigidiyor.com’da kitaba, kardeşlerinden ayrı, tek başına rastladım. Diğer kitaplara verdiğim kuruş düzeyindeki tutarlara kıyasla oldukça pahalı olan kitabı “hemen al” butonuna hırsla arka arkaya tıklayarak satın aldım.

Birkaç gün sonra gelen kitabı okumam içinse uzun bir süre geçmesi gerekti. Kitaba neredeyse bir buçuk sene boyunca başlayamadım. Alıp da okumadığım kitaplardan oluşan yığının en üstünde öylece durakaldı. Çünkü o son kitabı okumak, bir şeylerin bittiğini kabullenmek demekti benim için. Hırsla aranacak, bulununca birkaç saatte okunacak, illaki bir yerleri beğenilmeyecek, hatta dalga geçilecek bir Baskan’ım olmayacaktı bir daha. Ama sonunda okudum ve Baskan’a yakışır bir kitapla seriye veda etmiş oldum.

Kitap, Baskan’ın herhalde prensip edindiği savruk yayıncılığın tipik bir örneğini oluşturuyor. Üstelik, özgün roman zayıf bir kurguya, alakasız yan olaylara, bahsetmezsek olmaz tadında bir aşk değinisine ve sıradan bilimkurgunun vazgeçilmez öğesi olan teknolojik tutarsızlığa sahip. Çeviride kendini göster(mey)en Baskan kalitesi, kitabın adına da damgasını vurmuş. Bu sefer “Fahrenheitt 451” gibi bir felaket söz konusu değil ama, kitabın özgün adını bulmak için birazcık uğraşmam gerekti. Herşeyi bilen Gugıl Efendi yardımıyla, özgün metni buldum, bir karşılaştırma yaptım ve anladım ki bu roman, Randall Garrett’in 1962’de “Unwise Child” ismiyle yayınlanan romanıdır. Sevgili Vikipedi’ye göre roman, “Starship Death” gibi abartılı bir isimle de yayımlanmış. Peki Baskan’daki özgün isim ne? “Die Elektronische Genie”. Peki neden Almanca? Kim bilir neden… Yine de uygun sayılabilecek olan bu ismi Türkçeleştirmemişler de sanırım daha ilgi çekici olduğunu düşündükleri “Uzayda İntikam” ismini seçmişler. Konuyla biraz olsun ilişkili hiç değilse, “Uzay Düğümü” gibi fazla yaratıcı isimleri de görmüştük bu seride.

Peki ya konu: Güney Kutbu’nda bulunan bir laboratuvarda yer alan devasa elektronik beyin, bilimin tüm sırlarını çözecek kapasitededir ve çalışmaları sırasında elde ettiği paha biçilmez büyüklükte bilgi birikimine sahiptir. Ancak deney yoluyla öğrenmekte olan bu yapay zekâ, atom enerjisine ilişkin bazı konuları çözümlemek üzeredir. Bu durumda, ola ki deney yapmaya kalkışırsa, tüm insanlığı yok etme ihtimali vardır. Bu beynin çalışmalarını mevcut bilgi birikimini riske atmadan sürdürebilmesinin tek yolu, başka bir yere taşınmasıdır. O yüzden etrafında bir gemi inşa edilir. Uzay gemilerinin çeşitli sistemlerini tasarlayan, doğal olarak zengin ve yalnız kahramanımız Melek Mike, yapımında görev aldığı bu uzay gemisinin yolculuğuna da katılır.

Yolda bir takım gariplikler yaşanır. Arızalar çıkar, ufak aşk oyunları işin içine girer, sonunda ortaya bir intikam meselesi çıkar. Melek Mike’tan intikam almak isteyen biri gemiye sızmıştır ve onu öldürmek için, gemide taşınmakta olan yapay zekâyı kullanmaya karar verir. Bunun için de ilginç bir yol seçer: Bilgisayara din öğretir. Din felsefesine gittikçe gömülen yapay zekâ bir sonuca varır: Sadece meleklerin ve insanların hür iradesi olduğuna göre, geri kalan tüm varlıklar doğrudan tanrının iradesiyle hareket eder. Bu durumda bir robot, kendisine tanrı tarafından verildiğini düşündüğü görevleri yerine getirmek için, ünlü üç robot yasasını çiğneyebilir. Kendisi de bu yasalara tabi olan sanal zekâ bu karara vardıktan sonra, ona artık her şeyi yaptırmak mümkündür. İntikamcı ona, melekleri hiçbir şekilde yaralayamayacağını veya öldüremeyeceğini söyler. Deneyerek öğrenen bu robot da, kendine denek olarak herkesin Melek Mike adıyla bildiği, hatta tam adı da Michael Raphael Gabriel olan adamı seçer. Neyse ki Mike olayı çözer, intikamcıyı yakalar. Bu sırada robot da, kendi kendine yürüttüğü felsefi tartışmaların derinliklerinde kaybolur ve artık işleyemez hale gelir. Böylece Mike, robotun öğrenme sürecinden sorumlu olan ve bozulmasıyla birlikte işsiz kalan fıstığı da yanına alarak dünyaya döner. Hayat yine bayram olur.

Sonlarda felsefi derinliğe sahip olan bu romandaki insanlar, yıldızlararası yolculuk yapabilirler ama birbirlerine saldırmak için, bu sıralar televizyonda reklamları dönen, her şeyi cırt diye kesiveren titreşimli bıçaklara çok benzeyen aletler kullanırlar. Ellerinin altında koskoca elektronik beyin varken, geminin iniş kalkış hesaplarını kendileri yaparlar. Gemi içinde iletişmek için dahili anons sistemi kullanırlar. Bazı yönleri gelişmiş ama temelde 20. yüzyılda kalmış bir teknolojiye sahiptirler. Yani kitap, tipik teknolojik tutarsızlığın bir başka örneğidir.

Ama son Baskan olması sebebiyle, kötü kurguyu ve kısıtlı hayalgücünü, bunların üzerine binen zayıf çeviriyi görmezden geliyor ve 25 numarayı, kitaplığın en güzide bölümündeki diğer 24 kardeşinin yanına özenle yerleştiriyoruz.

Written by homonihilis

5 Ocak 2009 at 1:36 am

Kitap, bilimkurgu, roman kategorisinde yayınlandı

Dört Yol Ağzındaki Ev

yorum ekle »

Yavaş yavaş öğreniyorum ki iki darbe arasında kaybolmuş bir yazar kuşağı var. Selçuk Baran bunlardan biriydi. Ayhan Bozfırat da diğeriymiş.

Dört Yol Ağzındaki Ev (*) Aralık 1973′te tamamlanmış. Romanda iş arayan, kendi ülkesinde kendi ülkesi için çalışmaya kararlı bir genç adam var. Aynı eve farklı sebeplerle üç defa gidiyor. Üçünde de farklı insanlarla karşılaşıyor. Ama daha önce hiç görmediği, o anda kapı açıldığında tanımaya başladığı bu memur, oğlu için endişelenen bu kadın, yıllarca kendilerine ait bir göz ev satın alamamış bu yaşlı çift, genç adama hiç de yabancı değil. Hepsinde kendisini, kendi ailesini buluyor. Ortanın altına dahil olan bu insanların dertleri hep aynı: özgürlük – ki belalı uğursuz bir kelime o zamanlarda -, pahalılık, işsizlik, dinlenen telefonlar, evlerinden alınıp götürülen insanlar, çukurlara düşüp ölen küçük çocuklar…

Bozfırat’ın kızı Sırma Köksal önsözde şöyle demiş: “Bizi aslında şen yaşamların birer parçasıymışız duygusu ile oyalayan bol klipli gösteriler, aslında hâlâ bu kitabın yazıldığı 12 Mart döneminin çok benzeri olan bir dönemde yaşamakta bulunduğumuzu gözden kaçırmamıza neden oluyor.” İşte bu yüzden roman, 30 sene önceki Türkiye’nin sıkıntılı hâlini anlattığı gibi, 30 sene boyunca sadece görüntüde değişmiş, ama aslında içeriği aynı kalmış bir Türkiye’yi de anlatıyor. Biz hâlâ romanda anlatılan, babasının öldüğüne sevinen Kâzım gibiyiz. Çünkü hiç değer verilmemiş bize, hiç önemsenmemişiz. Önemli bir olayın öznesi olmamışız hiç. O sebeple başımıza gelenler ne denli berbat olursa olsun, bir an için önemli hissedebilmek için kendimizi, “gurur duyuyoruz” her şeyle. Kendiyle ve aslında dönüp dolaşıp kendisine zarar veren binbir türlü çarpıklıkla gururlanıp sevinçlenen, acayip bir toplum olmuşuz. Hem de şimdi değil, en az 30 yıl önce…

(*) Dört Yol Ağzındaki Ev – Ayhan Bozfırat – Oğlak – 2000

Written by homonihilis

6 Temmuz 2008 at 8:38 pm

Kitap, roman kategorisinde yayınlandı

Öldüren Şehir

yorum ekle »

Ömer Ayhan’ın Öldüren Şehir’i ilginç bir roman. Çağdaş insanın duygusal tatminsizliğini, çaresiz yalnızlığını, içinde kıvrandığı boşluğu, inanacak bir şey, tutunacak bir dal arayışını anlatıyor. Emre’nin, pek çok insanın artık nefretle andığı 80′lere saplanıp kalmışlığı da, Yılmaz’ın hakikatin izinde öğretiden öğretiye sürüklenip durması da bu yüzden. Kahramanımız Ufuk ise, aralarında en güçlüsü gibi görünse de aslında en aciz olanı. Onun bir inancı, uğraşı, kendini kaptıracağı herhangi bir şeyi yok. Müzisyen olarak barlarda çalışıp orada tanıştığı kızlarla bir gecelik ilişkiler yaşamaktan ibaret hayatı. Sıkıntısı artık çekilmez olduğunda ise sakinleşmek için kendini sokaklara atıp sabaha kadar amaçsızca dolaşıyor. “İçinde yükselen tekdüzelik kayasını” parça parça edecek bir mucize bekliyor. Ancak bel bağladığı kurtarıcılar çok sıra dışı: “Uzun uzadıya süren araştırmalarım sonunda uzaylıların bizi kurtarmasını beklemeye karar verdim, hâlâ bekliyorum.

İşte kitabın ilginçliği de burada. Bütün bu anlamsızlık kuyusunda merdivensiz kalma öyküsü gizemli fantastik bir olay örgüsü içinde anlatılıyor. Ufuk’un evine önce bir videokaset, ardından bazı fotoğraflar geliyor. Bunlarda Ufuk’un hatırladığı ama neresi olduğunu çıkaramadığı tekinsiz binaların görüntüleri var. Ufuk bir anda hayatına giren Yeşim sayesinde önce binaları buluyor, sonra bu olayların ardındaki fantastik sırrı keşfediyor.

İç sıkıntısı ve yalnızlık, fantastik sırlar, 80′lere nostaljik övgü, İstanbul’un ve iki uğursuz binanın birer karakter gibi romana dahil edilmesi, uzaylılar, uçan daireler, gizli ayinler, bütün bunların arasında kaybolmuş turistler gibi kalan Mulder ile Scully, çılgın bir kolaj çıkarmış ortaya. Bu metin bir roman olarak bütünlük konusunda ne kadar başarılı bilmem ama farklı ve zevkli olduğu kesin.

Written by homonihilis

3 Mayıs 2008 at 9:55 pm

Kitap, roman kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

Aylaklar

yorum ekle »

aylak.jpgBir konak dolusu işsiz güçsüz mirasyedi. Hepsi Leman Hanım’ın babasından kalan konakta, bitip bitmediği bile belli olmayan bir mirastan faydalanarak, herhangi bir işle uğraşmadan, boş boş yaşıyorlar. Hepsinin pek çok amacı, pek çok fikri var.

Mesela Davut Bey, altın postu bulmayı, Yuşa Tepesine Fatih Sultan Mehmet heykeli dikmeyi düşünüyor. Bu tür onlarca fikri var ama hiçbirini gerçekleştiremiyor. Ayla üniversiteyi bitirip Anadolu’ya gitmek, orada faydalı işler yapmak istiyor. Ama evleninde okulunu bırakıyor, ideallerini unutuyor. Şükrü de bir edebiyat dergisi çıkartmaktan bahsediyor. Tanıdıklarında borç topluyor, insanları henüz çıkmamış dergiye abone yazıyor. Ama dergi bir türlü çıkmıyor. Geçmişte yaşayan Dündar Bey, alkolik ve kaçık Mürşide, aşk serüvenleri arasında bocalayan Nesime aynı şekilde boş, amaçsız hayatlar sürüyorlar.

Bütün bunların arasında kalan Muammer gittikçe bunalıyor. Çünkü hayattan hiçbir beklentisi, hiç umudu yok. İnsanları sevmiyor, onlarla birlikte olmaya katlanamıyor. Hayatın boş ve anlamsız olduğunu, içinde bulundukları bu yaşantıyı değiştirmek için herhangi bir adım atmanın yarasızlığını savunuyor. Bir türlü kendini konumlandıramıyor, anlamlandıramıyor. Kimseyi sahiplenemiyor, kimseye tutunamıyor. Sonunda bunalımı neredeyse deliliğe varınca tüm aileyi dağıtıyor, kendi de insanlardan uzak kalmak için tek başına bir otel odasına yerleşiyor.

Melih Cevdet Anday’ın “Gizli Emir” romanında bir şehir dolusu insan sürekli kurtuluş fikirleri öne sürüyor, bunları aralarında tartışıyor, planlar, hazırlıklar yapıyordu. Ama hiçbirisi kalkıp da eyleme geçmiyor, ne zaman kime geleceği belli olmayan bir gizli emri bahane ederek, bekliyordu. Aylaklar’da gerçek toplum içinde konumlandırılmış, hatta örnekleri gerçek hayatta sıkça görülmüş olan Şükrü Paşa ailesi, biraz değişerek ve tüm bir şehre yayılarak, fantastik bir kurgu içinde geçen geçen Gizli Emir’e taşınmış. Anday aynı durağanlığı, aynı bezginliği, aynı bıkkınlığı bu iki romanında bir kez gerçek hayatın parçası olarak, bir kez gerçeküstü bir öykü olarak anlatmış. Muammer’in hayat karşısındaki amaçsızlığını, anlamsızlığını, kabullenişini, yine onun gibi günce tutan İsa’da da görmek mümkün.

Aylaklar - T. İş Bankası Kültür Yayınları – 2002

Written by homonihilis

13 Ocak 2008 at 10:07 pm

edebiyat, roman kategorisinde yayınlandı

Bradbury’nin gerçekleşmek üzere olan kehaneti

yorum ekle »

Dönemin ünlü Amerikalı televizyon yapımcısı ve sunucusu Edward R. Murrow, 1958’de bir konferansta yaptığı konuşmada (1) televizyon için şunları söylüyordu:

Bundan 50 ya da 100 yıl sonra tarihçiler, bugünün üç televizyon ağının bir haftalık yayınını izleseler, görecekleri şey çöküşün, soyutlanmanın ve yaşadığımız dünyanın gerçeklerinden kaçışın izleri olurdu. Sizleri televizyon kanallarının akşam saat 8 ile 11 arasındaki yayın akışlarını incelemeye davet ediyorum. Bu ulusun karşı karşıya olduğu ölümcül tehlikenin kısa süreli kasılmalarını göreceksiniz. Pazar öğleden sonralarının entelektüel gettosunda istisnai bilgilendirici programların yayınlandığı doğrudur. Ancak günün en çok izlenen saatlerinde televizyon, bizleri hayatın gerçeklerinden soyutlamaktadır. [...]

[...] Bir gün Hollywood’un elinde hiç Kızılderili kalmazsa, bütün yayın akışları tanınmaz hale gelir. Belki o zaman cesur biri çıkıp, düşük bütçeyle de olsa, bu ülkedeki Kızılderililer’e gerçekte neler yapmış – ve halen yapmakta – olduğumuzu anlatan bir belgesel hazırlardı. Ama böyle bir şey nahoş olur. Ve bizler de, hassas yurttaşlarımızı, ne pahasına olursa olsun, nahoş şeylerden korumalıyız.

451.jpgBundan 5 sene önce, 1953’te yayınlanan Fahrenheit 451’de, Guy Montag evinde sakladığı şiir kitaplarından birini ortaya çıkarıp, bir şiiri yüksek sesle okuduğunda, hassas Bayan Phelps işte bu yüzden ayılıp bayılır. Çünkü romandaki ulus öyle bir hale gelmiştir ki insanlar, tüm oturma odalarını kaplayan devasa üç boyutlu interaktif televizyonlarda, mevcut olmayan bir hayatı yaşamaktadır. Bu televizyonlarda yayınlanan tüm programlar eğlenceye yöneliktir. Çünkü kimse hayatın gerçekleriyle yüzleşip üzülmek istemez.

Bu yüzden okullarda gittikçe daha az şey öğretilir, edebiyat neredeyse tamamıyla unutulur, İngilizce bile doğru dürüst kullanılmaz olur. İnsanlar televizyon izleyerek, müzik dinleyerek, çok canları sıkıldığında büyük spor etkinliklerine katılarak ya da jet otomobillerle son sürat yarışarak yaşamlarını sürdürürler. Yaklaşmakta olan savaşı bile dert etmezler. Duyarsız, umarsızdırlar.

Böylesine uyutulmuş, uyuşturulmuş, aldırmazlaştırılmış bir toplumda, en tehlikeli şey doğal olarak kitaptır. Komedi ve seks konulu olanlar haricindeki tüm kitaplar yasaklamıştır. İtfaiyecilerin görevi ise saklanan kitapları bulup yakmak, saklayanları da cezalandırmaktır.

Ray Bradbury, 2007’de verdiği bir röportajda (2), Fahrenheit 451’in sıklıkla düşünüldüğü gibi iktidar sansüründen bahsetmediğini söyler. Bradbury’nin asıl amacı o dönemde yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan televizyonun edebiyatı nasıl tehdit ettiğini anlatmaktır. Romanda insanların gerçeklerden uzaklaşıp kendi kabuklarına çekilmelerine, uyduruk bir gerçeklikte, umarsız ve aldırmaz şekilde yaşamaya başlamalarına televizyonun neden olur. İktidar ise, itfaiye şefi Beatty’nin dediği gibi, bu fırsatın üzerine atlamış, kitapları – yani fikirleri – yasaklamak için bunu bahane etmiştir.

Romanın sonunda savaşın gerçekten çıkması, tüm şehirlerin bombalananması, bu uyuşmuş toplumun yok olması, onlara reva görülen bir cezadır. Çünkü Bradbury’ye göre toplum bunu kendi istemiş, kendi tercih etmiştir. İnsanlar gerçeklere sırtını döndükçe televizyon daha da gerçek dışı olmuş, televizyon gerçek dışı oldukça insanlar daha da izole edilmiş, bu kısır döngü sonunda felaketle sonuçlanmıştır.

Edward R. Murrow aynı konuşmanın sonunda şunları söyler:

İnsanların izlemeyeceklerini, ilgilenmeyeceklerini, hallerinden memnun, umursamaz ve izole olduklarını söyleyenlere tek cevabım var: En azından karşılarındaki bu muhabir, bu fikrin yanlış olduğunu düşünmektedir. [...]

Bu alet [televizyon] öğretebilir, aydınlatabilir, hatta ilham verebilir. Bu ancak, insanlar onu bu amaçlarla kullanmaya karar verilerse gerçekleşir. Aksi halde kablolardan ve lambalardan oluşan bir kutudan ibaret kalır. Cehalete, hoşgörüsüzlüğe ve umursamazlığa karşı, büyük ve kararlı bir savaşın başlatılması şarttır. Bu savaşta televizyon da bir silah olarak çok faydalı olabilir.

Biz toplum olarak son 25 yılda bu silahı bu amaçla hiç kullanamadık. Televizyonculuğumuzun ulaştığı dorukta bugün önümüzde, sakız gibi uzayan saçma öyküler üzerine kurulu diziler, bin türlü zevzeklikle donanmış şovmenler, milletin ortasında mizansen gereği kavgaya tutuşan karı kocalar, üçüncü sınıf şarkıcıların aşk hayatını en küçük ayrıntısına kadar takip eden programlar var. Milletçe ayıla bayıla seyrediyoruz. Kısır döngüye çoktan girmişiz. Televizyon rezilleştikçe biz de rezilleşiyoruz, biz rezilleştikçe televizyon da rezilleşiyor.

Verilmesi gereken savaşta gittikçe gecikiyoruz. Şimdi elimizde, yine kullanmayı beceremediğimiz, yepyeni ve çok daha güçlü bir silah var: İnternet. Ama biz onu da, tıpkı Bradbury’nin tanımladığı toplum gibi, hedonist amaçlarımıza alet etmekten başka bir şey yapmıyoruz.

Bir an önce bu mecraları, aydınlanma amaçlı kullanmaya başlamalıyız. Yoksa tepemizde patlayan kültür bombaları altında yok olup gideceğimiz günler yakındır.

(1) http://www.turnoffyourtv.com/commentary/hiddenagenda/murrow.html
(2) http://www.laweekly.com/news/news/ray-bradbury-fahrenheit-451-misinterpreted/16524/

Written by homonihilis

6 Ocak 2008 at 12:47 am

Kitap, bilimkurgu, edebiyat kategorisinde yayınlandı

Hennoz

yorum ekle »

hennoz.jpgHennoz’da bir türlü evinden dışarı çıkıp insanlara karışamayan bir adam var. Kendi çıkmazlarında kaybolmuş, amaçsız, isteksiz, umutsuz bir adam, kendini içkiye serseriliğe vermiş. Hayatı televizyondan, gazetelerin 3. sayfalarından izleyen bir adam… Hayatın hep dışında kalmış, yaşamaya başlayamamış, yaşam nehrine atlayamamış bir adam…

Neden? Gereğinden fazla düşünüyor belki de. Aptal cesareti olsa, çoktan atlardı azgın nehre, ya boğulur giderdi, ya da nehir onu iyi kötü bir yerlere sürüklerdi. Ama o kıyıda nehre bakıp bakıp duruyor; nehir de akıp akıp duruyor.

Hennoz – İlker Karakaş – Notos Kitap – 2007

Written by homonihilis

30 Aralık 2007 at 11:03 pm

Kitap, edebiyat, öykü kategorisinde yayınlandı

İsa’nın Güncesi

yorum ekle »

isanin_guncesi_eski.jpgİsa’nın Güncesi* Melih Cevdet Anday’ın kendi adıyla yayınladığı (1974) üçüncü romanı. Gizli Emir’den** sonra yazılmış ama olayların geçtiği ortam, hayali kurumlar, saçmalığa varan bitmek bilmez soruşturmalar dizisi gibi pek çok unsur bu romanı Gizli Emir’e bağlıyor. Sanki burada, Gizli Emir’deki olayların biraz öncesi anlatılmış, o şehrin nasıl o şehir haline geldiğinden bahsedilmiş. Bu iki roman ardı ardına, bir bütün gibi okunabilir.

Kahraman, karısının İsa adını verdiği, ama adı İsa olmayan bir memur. Hayatta hiçbir büyük amaca sahip olmayan, yarışmacı hırsları bulunmayan, hayatın bir rastlantılar silsilesi olduğuna inanan, bütün yeniliklerden huzursuz olan biri. Kuruntulu değil, olayları olduğu gibi görüyor: “rastlantısal ve amaçsız”. Hep hayatın dışında olduğunu hissediyor, “sözlü dünya” dediği gerçek hayata kendini ait hissetmiyor hiçbir zaman.

Hobi olarak taşlar, yapraklar topluyor. Zaman zaman romanlar okuyup bunların özetlerini çıkarıyor. Bir de okuduğu şiirleri kelime kelime, harf harf kesip, bunlardan anlamsız cümleler, kelimeler oluşturmayı seviyor.

İsa hayatı boyunca birileri tarafından yönlendirilmiş. Birisi kendisini yönetmeye kalkıştığı zaman buna karşı çıkmıyor. Bunun iki sebebi var: 1. Ona söyleneni yapmak ile yapmamak onun için eşdeğer 2. Demek ki kendi varlık sebebi, birilerini yönetmek ihtiyacı duyan kişilerin yönettiği kişi olmak. Bu yüzden eski bir okul arkadaşı olan bacanağının ısrarıyla evlenmiş. İş değiştirmesine de eski muhasebe şefinin oldu bittisi sebep oluyor. Ev düzenine, kaçta gelip gideceğine, akşam ne zaman yemek yiyip neler yapacağına ve kaçta yatacağına ise karısı karar veriyor.

İsa, İthal Ambarları ve Uluslararası Elektronik Birliği Kurumu’nda çalışırken birden bire anlam veremediği bir terfi alıp başka bir binadaki daha büyük bir odaya yerleştiriliyor. Ancak kendisine yeni göreviyle ilgili hiçbir iş verilmeyince, sıkıntıdan ve merakta odadaki kasayı açıp içinde unutulmuş dört sayfayı buluyor. Bu noktada İsa’nın hayatı geri dönülmez şekilde değişiyor.

İsa iş yerinde ve dışında sürekli olarak kağıtlarla ve başka konularla ilgili soruşturmalara maruz kalıyor. Bu sorgular İsa’yı üç koldan kıstırıyor: İşyerindeki üstleri, kasada bulduğu dört kağıdın beşincisinin nerede olduğunu; dışarıdaki iki sorgu grubundan biri, yemine inanmadığını söylemesinden yola çıkarak neden Tanrı’ya inanmadığını; diğeri bir duvar ustasına İbsen’in Yapı Ustası Solnes oyunundan bahsetmesinden dolayı, içinde bulunduğunu düşündükleri gizli örgütü sorguluyor.

İsa sorgularda kendini temize çıkarmak için saçma sapan şeyleri açıklamak, kanıtlamak zorunda kalıyor. Örneğin çarşamba günü bulduğu kağıtlardan neden salı günü hiçkimseye bahsetmediğini anlatması, ayrıca hiçbir yabancı dil bilmediğini kanıtlaması gerekiyor. Sorgular boyunca İsa’ya aynı sorular defalarca soruluyor. Bu soruların çoğunun konuyla ilgisi de olmuyor. Sanki sorgucular o an akıllarına ne gelirse onu soruyorlar. Zaten İsa’nın verdiği cevapları da dinlemeyip çoğunlukla kendi uygun buldukları ifadeleri hazırlıyorlar. Sorgular öyle saçma bir hal alıyor ki, yazılı bir sorguda İsa’ya “Buurnacc apoolchy ayankiriç?” sorusu bile soruluyor. Ama İsa bu soruyu da cevaplamaktan geri kalmıyor: “Tumma karttgiyşe makadam.

Bu sorgular iş yerinde, bacanağının evinde, akşamları gittiği meyhanede ve metresinin evinde, otobüs duraklarına, hatta sabah işe giderken bindiği otobüste gerçekleştiriliyor. Bu yüzden İsa’nın tüm hayatı değişiyor. Sorgular öyle bir noktaya varıyor ki İsa, bir sorgu sebeyile diğerine yetişemeyeceğinden endişelenir hale geliyor. Sonunda İsa ailesini ve evini kaybediyor, çalıştığı yerde yaşamaya başlıyor.

isanin_guncesi.jpgSorguların vardığı bu saçma boyutu desteklemek için roman boyunca birçok başka saçmalık kurgulanmış. Öncelikle olaylar sürekli yağmur yağan bir şehirde geçiyor. Şehirdeki otobüslerde hep aynı biletçi var ve bu araçlar hızlandıkça daralıyorlar. Binalar da acayip. Mesela bir binada 9. katın tamamlanması unutulduğu için 10. kat iki taraftan aşağıya doğru meyilli. Başka bir binada ise asansör ikinci kattan başlıyor ve binanın 9. kattan sonraki katları dışarıdan görülmüyor. Bunlara ruhsal sorunlara sahip aile fertleri ve her biri karikatürize edilmiş tuhaf sorgucular da ekleniyor. Böylece roman sonlara doğru gerçeklikten oldukça uzaklaşıyor, sanki İsa’nın gördüğü bir tür rüyaya – ya da kabusa – dönüşüyor.

Fantastik Gizli Emir’den sonra yarı-fantastik bu romanda da Anday, saçmalık kurgusunu abartarak o dönemde toplumun (İsa’nın olaylara ve hayata bakış açısı) ve yönetimin (erkin sadece sorgulamak ve kısıtlamak amaçlı kullanımı) içinde bulunduğu açmazları göz önüne serip irdelemeyi, eleştirmeyi amaçlıyor. Bugün birer parodi gibi görünen bu saçmalıkların bir dönem yaşanmış olması, her iki romanın altında aslında trajik gerçekliğin yattığını gösteriyor.

* T. İş Bankası Kültür Yayınları – 2004
 ** T. İş Bankası Kültür Yayınları – 2007

Written by homonihilis

23 Aralık 2007 at 1:15 am

Kitap, edebiyat, roman kategorisinde yayınlandı