5. hafta: Ishiguro ve güvenilmez anlatıcı
The Art of Fiction‘ın sağladığı yararlardan biri de yaşamımın geçmiş dönemindeki şaşkınlıklarımı ve hatalarımı birer birer düzeltmeme olanak sağlaması oldu. İzin verirseniz bu haftaya şu cümleyle başlamak istiyorum: Kazuo Ishiguro‘yu severim ve çalışmalarını takip ederim. Benim Ishiguro hakkındaki en büyük ikilemim ise Günden Kalanlar hakkındaydı. Booker Ödülü de aldığını bildiğim ve yazarın başyapıtı kabul edilen bu romanın ne diğer romanlarından farkını ne de esere verilen bu değeri anlayamıyordum. Dahası 1990′larda çekilmiş ve övgüler almış (benim bir türlü izleyemediğim) film versiyonunda Emma Thompson ve Anthony Hopkins’in hangi rolleri canlandırdığı ve bu rollerin nasıl başrol kabul edildiğini de algılayamıyordum. (Bu arada ileride bir gün bana “doksanların klasiklerine bir örnek verir misiniz?” diye sorarlarsa cevabımın “Emma Thompson bütün İngiliz romanlarının film uyarlamalarında katiyetle başrol oynamalı görüşü” olacağına eminim)
Lafı fazla uzatmayacağım. David Lodge’ın “The Unreliable Narrator” makalesindeki örnek paragrafı okuduğumda aniden benim Günden Kalanlar’ı hiç okumadığımı ve senelerdir Günden Kalanlar zannettiğim kitabın Çocukluğumu Ararken olduğunu fark ettim. Bunca zamandır kitapla ilgili tüm düşüncelerim aslında başka bir esere aitti. Bu kadar şaşkınlığın neye delalet olduğunun yorumunu size bırakıyorum. Bunun bir tedavisi mutlaka olmalı! Araştıracağım.

Böyle olunca en yakındaki kitabevine gidip romanı satın aldım ve okudum. Şimdi size büyük bir sır vereceğim: The Remains of the Day gerçekten çok başarılı romanmış. Yazarın Stevens karakterini büyük bir incelik, özen ve dikkatle oluşturduğu fikrim sayfalar ilerledikçe daha da pekişti ve sonlara doğru Ishiguro’nun bu eserde yaptıklarına duyduğum saygı büyük boyutlara ulaştı. Büyük farkındasızlığın romanında olaylara Stevens’ın bakış açısı ile yaklaşmak güzel bir tecrübeydi. Doğru bir benzetme olmadığının farkındayım ancak Stevens zaman zaman bende David Brent‘in de oluşturduğu gerginliğe sebep oldu. Onun bir şeyleri anlamasını, onun doğru adımı atmasını, onun yaşananların manasını kavramasını gönülden diledim (Hiçbir zaman bu dileğimin gerçekleşmeyeceğini bile bile).
Romanın bende bıraktığı etki o kadar yoğun oldu ki ilk kez Lodge’ın makalesinde işlediği konuyu “yeterince” iyi değerlendiremediğini bile düşündüm. Hatta çirkefçe ileri gidip Ishiguro’nun bu kitapla Booker’ı aldığı sene adaylardan biri acaba Lodge mıydı fikrini ortaya attım. Fakat sonunda Ishiguro’ya bu ödülü veren jürinin başındaki ismin Lodge olduğunu öğrenip utançla içime kapandım.

Ancak şu günlerde ne anlama geldiğini kavrayabildiğim bir sahne
The Remains of the Day, güvenilmez bir anlatıcı tarafından sizlerle paylaşılan çok ince bir öykü. Kurgunun doğası gereği bir anlatıcı her zaman yanlış şeyleri anlatamaz, yalan söyleyemez. Çünkü bunu sürekli yaptığında söylediklerinin bütünü okuyucunun gerçeği haline gelir. Güvenilmez bir anlatıcı yaratabilmek, yani onun nerede bir şeyler gizlediğini/algılayamadığını/farklı anlattığını okuyucunun fark edebilmesini sağlamak ancak yazarın ustalığı olabilir. The Remains of the Day, anlatıcısı bir kere bile aşktan bahsetmemesine rağmen içinde büyük bir aşk hikâyesini barındırıyor. Mr Stevens’ın kimi zaman fark etmediği, kimi zaman kendi prensipleri içinde kaybolduğundan göremediği, kimi zaman ise ısrarla tersinin olduğunu iddia ettiği olayların nasıl gerçekleştiği okuyucu tarafından açık bir şekilde anlaşıyor. Son sözüm: Ben, Bahar Malik, bu kitabı yanlış anlaşılmaların ardından sonunda okuyabilmiş olduğum için çok memnunum.
Haftaya William Makepeace Thackeray’nin Vanity Fair‘iyle “Sürpriz” konusu vardı. Fakat, bu hafta içinde olan üzücü bir gelişme sebebiyle planlarımda ufak bir değişiklik yaptım. Gelecek hafta J. D. Salinger okuyacağım. The Catcher In the Rye‘ın üstünden bu sefer de “Teenage Skaz” konusuna eğilmek için geçmeyi ve kendimce yazarı küçük bir şekilde de olsa anmayı planlıyorum. Belki siz de katılmak istersiniz.
4. hafta: Hemingway ve yinelemeler

Lütfen biriniz bana hem minik projem süresince hem de proje tamamlandıktan sonra uzun seneler boyunca Ernest Hemingway’e yaptığım haksızlığı ara sıra hatırlatsın ve beni özür dilemeye zorlasın. Hemingway, yıllar yıllar sonra benim için doksanlı yıllardan birinin zorunluluk ve sorumluluk altında boğulacakmış gibi olduğum Şubat tatili öğleden sonralarından ve sonraki senelerin (John Steinbeck ile birlikte vazgeçilmez olduğu) geçmek bilmeyen İngilizce derslerinden çok öte bir noktaya ulaştı.
Lodge, eğitim dünyasındaki bazı yabancıların “elegant variation” dediği bizde ise “Bir paragrafta aynı kelimeleri tekrar tekrar kullandığın için bu işe yaramaz notu alıyorsun” olarak tanımlanan durumun nasıl da tam tersine işleyebileceğini hem Hemingway’in bir grup savaş gazisinin tedavi olmak adına zorunlu beraberliklerini anlatan In Another Country’sinde hem de diğer özenle seçilmiş örneklerde göstermiş.
Şimdi elimizdeki metne şöyle bir bakalım: Birinci cümlede gözümüze çarpan sözcük “fall” (sonbahar) oluyor. “Fall” ikinci cümlede karşımıza tekrar “cold” (soğuk) ve “dark” (karanlık) ile birlikte çıkıyor. Üçüncü cümlede ağırlığını ortaya koyan “wind” (rüzgar) dördüncü cümlede iki kere daha söylenerek hükümdarlığını ilan ediyor. Derken paragrafın son cümlesinde doruk noktasına ulaşılıyor: “cold”, “fall”, “wind” kelimelerinin tek bir cümlede kullanışına şahit oluyoruz. Peki tüm bunlar öykünün başlangıcını itici hale getiriyor mu? Kesinlikle hayır. Aksine ortada hayranlık verici güzellikte ve görebildiğimizin çok ötesinde anlamlar taşıyan bir paragraf var. Bir kere bile ölüm demeden ölümün varlığı ancak bu kadar incelikli ve edebi bir üslupla verilebilirdi, verilmiş de.
Yineleme, usta ellere teslim edildiğinde dini ve mistik metinlerde, yalvarmalarda ve hatta nükte yapılmak istendiğinde başarılı sonuçlar veren bir araç olabilir. Hemingway, Lawrence, Dickens ve okuma haftasını sabırsızlıkla beklediğim Martin Amis bir önceki cümlemin kanıtı olabilecek kalitede örnekler vermişler. Şimdiye kadar fark etmediyseniz bile bundan sonraki okumalarınızda ilginizi çekeceğine eminim. Not düşmek adına şunu da söylemek istiyorum: “Repetitions” kitapta şimdiye kadar okuduğum en iyi bölümdü ve böyle bir beklentim olmadığı için bu durum beni çok şaşırttı. Haftaya Kazuo Ishiguro – The Remains of the Day (Günden Kalanlar) ve çok eğlenceli bir konu olan “The Unreliable Narrator” var. Açıkçası Mr. Stevens’ın doğal halini düşünmek bile şimdiden gülümsememe sebep oluyor.
Dördüncü haftanın son sözü gelsin: Özür dilerim Hemingway. (Bu bir!)
2. hafta: Fitzgerald ve listeler
İtiraf etmeliyim ki Tender is the Night‘ı elime aldığımda romanın listeler gibi bir konuyla nasıl ilişkilendirileceğini kestiremediyordum. Bu belirsizlik tüm okuma sürecime yayıldığı için ara sıra The Art of Fiction‘ı açıp doğru kitabı okuyup okumadığımı kontrol etmek zorunda hissettim. Eser, Fitzgerald’ın yazdığı beş romandan biri ve Modern Library’nin oluşturduğu (İngilizce yazılmış) 20. yüzyılın en iyi 100 romanı listesinde 28 numarada yer alıyor (Yazarın en bilinen ve sevilen eseri olan Great Gatsby‘nin bu listenin iki numarasında yer alması çok da tahmin edilebilir bir durum).
Tender is the Night‘ın David Lodge’ın Listeler isimli makalesine konu olan bölümü ise romanın kahramanı Richard’ın zengin eşi Nicole ve genç Amerikalı film yıldızı Rosemary’nin Paris’teki alışverişlerini anlatan paragraflar. Fitzgerald, Nicole’ün nasıl para harcadığını anlatmak için aldığı ürünleri ve bu ürünlerin çeşitliliğini listelemiş. Hemen ardından ise Nicole’ün alışveriş çılgınlığının bir nevi kurbanı sayılabilecek dünya üzerinde değişik noktalarda çalışan emekçilerden örnekler vererek bu emekçilerin de bir listesini çıkarmış. Lodge kadının aldıkları sıralanırken hiç bir hiyerarşinin olmadığına, herhangi bir kurala uyulmadığına, pahalılar kadar ucuz nesnelere de yer verilerek kadının elitizmine değil yaptığı eyleme dikkat çekildiğine dikkatimizi çekiyor. İkinci listede yer alan işçilerin (diş macunu fabrikasında çalışan erkeklerin, tezgahtar kızların) hiçbirinin direkt olarak Nicole’ün aldıklarıyla alakası olmamasına rağmen dolaylı bir şekilde kadının tüketebilmesi ile ilintililer. Bu açıdan bakıldığında da Fitzgerald’ın başarılı bir şekilde bir değil iki liste yaratarak bunları arka arkaya sıraladığını ve Lodge’ın bu romanı bu yüzden örnek olarak seçtiğini söyleyebiliriz.
Oysa benim aklıma kurguda liste denildiğinde daha farklı örnekler geldi. Bu örneklerden ilki çoğunuzun tahmin edebileceği üzere Nick Hornby’nin High Fidelity’si (Ölümüne Sadakat) oldu -ki kitap Rob’un ıssız bir adaya düşse yanına alacağı tüm zamanların en unutulmaz beş ayrılığını sıralaması ile başlar ve diğerleri ile devam eder. Bir diğer roman olan American Psycho‘nun (Amerikan Sapığı) bir listeler derlemesi olduğunu söylersem abartmış olur muyum? Elbette, basılış tarihleri The Art of Fiction’dan ileriki yıllarda olan bu iki eseri Lodge’ın değerlendirmesini beklemiyordum. Öte yandan Muhteşem Gatsby‘de iki sayfa boyunca Gatsby’nin evini o yaz ziyaret etmiş olan insanlar listesinin Fitzgerald’ın örnek olarak işlendiği bir makalede anılacağını sanmıştım. Yanılmışım. Son olarak liste dendiğinde aklıma gelen Samuel Beckett’in Murphy’sindeki kahramanın tüm özelliklerinin alt alta yazılmış bir şekilde okuyucuya sunulduğu betimlemeden Lodge’ın da bahsetmesi hoşuma gitti.
Böylece ikinci haftayı da tamamladım. Gelecek hafta son anda kararımı değiştirmezsem Christopher Isherwood’un Goodbye to Berlin‘ini bir karakterin okuyucuyla nasıl tanıştırıldığını bana göstermesi için okuyacağım. Ben tüm bunların peşindeyken yeni yıla girdik. 2010 senenizi Sedat’la birlikte yaptığımız, bakmalara doyamadığımız ve hepsinden güzel olduğu için tüm ağaçlardan daha çok sevdiğimiz yılbaşı ağacımızı sizlerle paylaşarak kutlamak isterim. Mutlu yıllar.

1. hafta: Ford ve Austen ile başlangıç

Ford Madox Ford, dünyaya Ford Hermann Hueffer olarak gözlerini açmış. 45 yaşına geldiğinde büyük babası ön-raffaelocu ressam Ford Madox Brown’u da onurlandırmak adına ismini değiştirmesi benim kendisine yakınlık duymamı sağlamadı dersem yalan olur. Brown‘u tanıyor olmama rağmen bugüne kadar torununun ismini hiç duymamıştım. Böylece Lodge’ın bana kazandırdığı ilk şey Ford oldu.
Ford, The Good Soldier‘ı Birinci Dünya Savaşı başladığı dönemde tamamlamış ve yazarın aklındaki son şey eserini İyi Asker olarak adlandırmakmış. Kitabın yayıncısı Saddest Story isimli bir romanın büyük buhran yaşanan o günlerde iyi satış yapmayacağından fazlasıyla endişeli olduğundan yazar üstünde baskı kurmuş. Yayıncının çektiği son telgrafta yazanlara bir hayli sinirlenen Ford, cevap olarak “oldu olacak romanın ismini İyi Asker koyalım.” gibi ironi dolu bir cevap yazınca yayıncı bu mesajdaki ironiyi umursamamış ve kitabı bu isimle basmış. Yazar, savaş sonrasında romanın ismini değiştirmeye uğraşsa da artık bunun için çok geçmiş. Bu açıklamadan sonra ne kadar şaşırırsınız bilmiyorum ama bir noktayı açıklamama izin verin lütfen: Roman savaş ya da askerlerle ilgili değil.
Kimilerinin İngilizce yazılmış en iyi Fransız romanı ilan ettiği İyi Asker‘le ilgili bir şey daha söyleyeceğim: Çok sıkı bir roman. Neyle karşılaşacağımı bilmeden başladığım için yazarın her inceliğinde biraz daha fazla şaşırdım. İlk sayfalarda, kronolojik olmayan (ve gizli bir keyif veren) geri dönüşlerin/flashback’lerin etkisiyle L’Année Dernière à Marienbad benzeri bir hikâyeyle karşı karşıya olduğumu sandım. Ama kısa bir süre sonra yanıldığımı anladım. Ford bize bir bilmece sunmamıştı. Sadece duyabileceğiniz en acıklı öykü, olabilecek en yalın haliyle paylaşılıyordu. Size tuhaf gelebilir ama romanı bitirdiğimde en çok nesini sevdiğimi biliyordum: Tarafsızlığını. Tüm olanlar bir ahlak sorunu haline getirilmeden, okuyucuya taraf olma şansını tanımadan anlatılmış. Son zamanlarda insanların “dünyamın dışındaki kötülük” ve “görünmeyen kötülüğü reddetme” algılarıyla ilgili sık sık düşündüğüm için İyi Asker’i bu düşüncelerin ekseninde konumlandırmam çok kolay oldu.
Romanın başlangıç cümlesi olan “This is the saddest story that I have ever heard” (Duyduğum en acıklı öykü bu) edebiyat dünyasının kültleşmiş başlangıç cümlelerinden biri. Tıpkı “Call me Ishmael” gibi. Lodge’ın bir romanın başlangıç kısmını anlattığı yazısındaki örnek iki romandan biri olmasının sebebi de bu. Bu iddialı başlangıç okuyucuda ilgi uyandırıyor. Devamında söyledikleriyle de satırların yazarının kim olduğunu merak etmeye başlıyorsunuz ve böylece roman sizi yavaşça içine alıyor.
Bu haftanın ikinci kitabı olan Emma‘nın tamamını okumadım (daha önce iki kez okumuştum). Gene de Lodge’ın makalesine başlamadan önce ilk 40 sayfayı gözden geçirdim. Romanı fazla sevmeme sebebim Emma karakterini sevmememde yatar. Tüm okuma sürecinde kızın fazlasıyla bilmiş ve aynı oranda alık hallerinin tıpkı benim gibi pek çok okuyucunun da sabrını zorladığına eminim. Oysa Lodge diyor ki: Austen sizi tam da buna hazırlıyor. Hala neden bu kadar tepkilisiniz? Jane Austen, romanın başlangıcını Emma’nın neden bu halde olduğunu anlatmaya ayırmıştır. Bu kızın annesi çok küçük yaşta ölmüştür. Onu çok seven bakıcısıyla büyümüştür. Anne şefkatini görse bile anne otoritesiyle karşılaşmamıştır. Çok genç yaşta evin hanımı olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Bu kızın kendinden emin hali, onun kendinden emin olmasını bekleyenlerin yarattığı bir sonuçtur. Düşünecek olursanız çok gençtir ve bu da onun farkındasızlığının tek sebebidir. Austen’in kız için “beautiful” ya da “nice” yerine “handsome” sıfatını kullanmış olması da gene amacına hizmet etmektedir.
Romana pek çok farklı şekilde başlanabilir. Bir yazar çoğunlukla, romanına ilk olarak başlangıç kısmını yazarak başlamaz. Fakat okuyucular o bölümle başlar. “Peki başlangıç ne zaman biter?” sorusuna ise şöyle cevap veriyor Lodge: Okuyucunun gerçek dünyadan tamamen ayrılarak yazarın yarattığı dünyaya geçtiği an romanın başlangıç bölümü görevini tamamlamış demektir.
Böylece ilk haftayı tamamladım. Gelecek hafta F. Scott Fitzgerald’ın Tender is the Night‘ını ve The Art of Fiction‘ın Lists isimli bölümünü okuyacağım. Tercihim bilinçli olarak nispeten kolay eserlerden biri oldu. Birkaç hafta beni mazur görün. Eve tuğla gibi kitaplar geldikçe yaşadığım paniği tahmin bile edemezsiniz.
David Lodge ile bir sene
Her insan geriye baktığında hangi duygular ile başladığını sonradan kestiremediği bazı işlerle karşılaşabilir. Bir de bakarsınız neden çıktığınızı bilmediğiniz yollar, neden güvendiğinizi anlayamadığınız insanlar, neden güldüğünüze anlam veremediğiniz espriler, neden zevk aldığınızı bilmediğiniz gündelik alışkanlıklar yaşamınızda hatırı sayılır bir yer almış.
Birkaç haftadır, biraz sonra size açıklayacağım yeni projemle ilgili olarak kendimle bir savaş halindeyim fakat sonunda bu işi yapmak için duyduğum çocukça heyecan ve karşı konulmaz heves ağır bastı. David Lodge sadece romanlarını sevdiğim bir yazar değil, aynı zamanda düşüncelerine değer verdiğim bir edebiyat eleştirmeni ve profesörü. The Art of Fiction ise onun bu konulardaki fikirlerini açıkladığı makalelerden oluşan kitaplarından sadece biri. Lodge, bu kitabın her bölümünde bir (ya da iki) eserden örnek vererek kurgu romanın bir özelliğini inceliyor. The Art of Fiction’ı okumanın herhangi bir zorluğu olmadığına herhalde kimse itiraz etmez. Benim hedefim ise şu: Her hafta önce yazarın örnek olarak gösterdiği romanı ardından ise makaleyi okuyup (eğer vaktim kalırsa) bunu sizlerle paylaşmak. Böylece önümde toplam 50 bölümden oluşan kitabı bitirebilmek için 50 hafta oluyor. Bahsettiği kitapların bir kısmını okumuş olmama rağmen hepsini tekrar okumanın benim için bir sakıncası olmadığına karar verdim. Ancak Lodge’ın seçtiği kitaplardan bazıları benim vakit darlığımdan ötürü bir haftada bitiremeyeceğim kalınlıkta. Böyle durumlarda o haftayı daha önce okuduğum bir kitabın makalesi ile tamamlamayı düşündüm.
Bugün konuyu anlattığım bir arkadaşım bana tek bir soru sordu: “Neden?” Bu işi duyurmadan önce benim de yanıtını en çok düşündüğüm soru bu oldu. Cevabı ise sanırım Nick Hornby’nin şu cümlelerinde saklı: “Tutup genç erişkin zamazingoları okumak, genç erişkin olduğunuz dönemlere dönmek gibi bir şey: Vonnegut denilen adam iyi midir? Ya Albert Camus? Daha önce duyan var mı? Dünya birden daha büyük bir yer haline gelir”. Anlayacağınız ben de tekrar genç erişkin hevesleri duymak ve o merakı hissetmek istiyorum.
Bu tarz açıklamalarla ilgili en korktuğum şey yarıda bırakma riskidir. Bu projede ise böyle bir endişem yok (ya da sadece birazcık var). Çünkü bu işe iki hafta devam etsem dahi bunun benim için faydalı olacağının farkındayım. Projeye sizi dahil etmemin sebebi ise bana bu işten vazgeçmememi sağlayacak gücü vereceğinize inanmam (Ve elbette herkese duyurduğum böyle bir şeyi yarım bırakma yüzsüzlüğü gösteremeyeceğimi düşünmem).
30 sene sonra geriye dönüp baktığımda bu yaptığımla ilgili ne düşüneceğimi merak ediyorum ama tahminlerle vakit kaybetmeye niyetim yok. Nitekim bu 30 sene sonranın mevzusu. Şimdi ise projemin ilk kitaplarıyla haşır neşir olmak üzere sizlerden ayrılıyorum. Jane Austen‘in Emma’sı ve Ford Madox Ford‘un The Good Soldier: A Tale of Passion‘ı ile Lodge bana bir romanın başlangıcı nasıl olmalı onu anlatacak. Böyle şeyleri pek söylemem, o yüzden ciddiye alın ve “bana şans dileyin”.
İstanbullu

“Nedense, arsa satar gibi deniz satmazlar. Yoksa Saadet’in küpelerini rehine kor, Yenikapı önlerinde üç arşınlık bir deniz alırdım. Süslerdim orasını: Bir sal, mantara bağlı rakı şişeleri, paraketa… Yosunlarda karides beslerdim. Sırf iş olsun diye, yârimi alır, gurbete çıkardım. Denizimizi özlerdik.”
*İstanbullu, Metin Eloğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2009
Hayal Tozu Gölgecisi
Başta korktum biraz. İlk iki öykü Yemni için çok mu sıradandı? Yoksa Yemni’den zevk alamayacak kadar düz biri olmaya mı başlamıştım artık? Her iki ihtimal de korkutucuydu ama bencilliğim birincisinin doğru olmasını istiyordu.
Sonra Bekleme Odası geldi, Yemni Yemniliğine kavuştu, ben de hızla okuyabildiğim, kendimi kayıtsızca kaptırıp zamanı unutabildiğim, hayal tozu kaplı o özgün üslubu geri bulmanın keyfine kapıldım. Bekleme Odası, kendi başına bir romana büyütülebilecek parlaklıkta bir fikirdi. Bu yanıyla, diğer öykülerden de farklıydı. Ancak ötekiler de oldukça iyi: Akaşanlar, Dünya Hrönir Cumhuriyeti, Nefesçil… Kara İstanbul’dan sonra bir kez daha keyif veren Yak ve Git…
Yemni ne yazarsa yazsın, büyülü dünyalar kurma yeteneğini işin içine katıyor. O dünyalardan tadımlık örnekler içeren, yazarın önceki romanlarına bağlar kuran, onlara koşut gelişen bu öyküler, krize girmek üzere olan bir Yemnikoliği bir süre oyalar nitelikte. Ama yazar bilsin ki 2006′dan beri yeni bir roman bekleyen bu bağımlılar müşkül durumdadır. Yazmak zorunda, alıştırmasaydı. Benim kişisel tercihim yeni bir Sarp Sapmaz romanından yana olur, eğer bana sorarsa…
garip insanların garip hikayeleri – 3

Artık keder ve kavga eksik olmadı
Smith’lerin hayatından.
Bayan Smith kocasından nefret ediyordu,
kocası da ondan.
Asla affetmedi karısının hatasını:
Bir mutfak aletiyle cinsel yakınlaşmasını.
Robot Çocuk büyüyüp
genç bir adam oldu sonunda
Sık sık çöp kutusuyla
karıştırılsa da.
* İstiridye çocuğun hüzünlü ölümü – Tim Burton – Altıkırkbeş – 2008
* Özgün şiirler: http://homepage.eircom.net/~sebulbac/burton/home.html
Son Baskan: Uzayda İntikam
Baskan Kurgu-Bilim Serisi’ni tutukuyla topladığım zamanlar herhalde 10 yıl geride kaldı. Uzun süre boyunca 25 kitaplık serinin 24 kitabına sahip olmakla yetinmek zorunda kaldım. Çünkü Kabalcı’nın ikinci katına, kitapların durumuna bakılırsa balyalar halinde getirilip yığılan, sonra da 25 veya 50 kuruşa (o zamanın koskoca beş yüz bin lirası) satılan kitaplar arasında, Ocak 1985 basımı bu kitap asla yer almadı. Aradan geçen dönemde ben de yokluğunu unuttum bir süre. Sonra bir gün, kitaplığımda bir arada duran sevgili Baskanlar’ımı seyrederken 25.’yi bulma hırsına kapıldım. İnternet sahaflarını taradım ama 25 numara sadece tüm seriyi bir set olarak satan ve bozmak istemeyen satıcılarda mevcuttu. Takibe devam ettim ve günlerden bir gün gittigidiyor.com’da kitaba, kardeşlerinden ayrı, tek başına rastladım. Diğer kitaplara verdiğim kuruş düzeyindeki tutarlara kıyasla oldukça pahalı olan kitabı “hemen al” butonuna hırsla arka arkaya tıklayarak satın aldım.
Birkaç gün sonra gelen kitabı okumam içinse uzun bir süre geçmesi gerekti. Kitaba neredeyse bir buçuk sene boyunca başlayamadım. Alıp da okumadığım kitaplardan oluşan yığının en üstünde öylece durakaldı. Çünkü o son kitabı okumak, bir şeylerin bittiğini kabullenmek demekti benim için. Hırsla aranacak, bulununca birkaç saatte okunacak, illaki bir yerleri beğenilmeyecek, hatta dalga geçilecek bir Baskan’ım olmayacaktı bir daha. Ama sonunda okudum ve Baskan’a yakışır bir kitapla seriye veda etmiş oldum.
Kitap, Baskan’ın herhalde prensip edindiği savruk yayıncılığın tipik bir örneğini oluşturuyor. Üstelik, özgün roman zayıf bir kurguya, alakasız yan olaylara, bahsetmezsek olmaz tadında bir aşk değinisine ve sıradan bilimkurgunun vazgeçilmez öğesi olan teknolojik tutarsızlığa sahip. Çeviride kendini göster(mey)en Baskan kalitesi, kitabın adına da damgasını vurmuş. Bu sefer “Fahrenheitt 451” gibi bir felaket söz konusu değil ama, kitabın özgün adını bulmak için birazcık uğraşmam gerekti. Herşeyi bilen Gugıl Efendi yardımıyla, özgün metni buldum, bir karşılaştırma yaptım ve anladım ki bu roman, Randall Garrett’in 1962’de “Unwise Child” ismiyle yayınlanan romanıdır. Sevgili Vikipedi’ye göre roman, “Starship Death” gibi abartılı bir isimle de yayımlanmış. Peki Baskan’daki özgün isim ne? “Die Elektronische Genie”. Peki neden Almanca? Kim bilir neden… Yine de uygun sayılabilecek olan bu ismi Türkçeleştirmemişler de sanırım daha ilgi çekici olduğunu düşündükleri “Uzayda İntikam” ismini seçmişler. Konuyla biraz olsun ilişkili hiç değilse, “Uzay Düğümü” gibi fazla yaratıcı isimleri de görmüştük bu seride.
Peki ya konu: Güney Kutbu’nda bulunan bir laboratuvarda yer alan devasa elektronik beyin, bilimin tüm sırlarını çözecek kapasitededir ve çalışmaları sırasında elde ettiği paha biçilmez büyüklükte bilgi birikimine sahiptir. Ancak deney yoluyla öğrenmekte olan bu yapay zekâ, atom enerjisine ilişkin bazı konuları çözümlemek üzeredir. Bu durumda, ola ki deney yapmaya kalkışırsa, tüm insanlığı yok etme ihtimali vardır. Bu beynin çalışmalarını mevcut bilgi birikimini riske atmadan sürdürebilmesinin tek yolu, başka bir yere taşınmasıdır. O yüzden etrafında bir gemi inşa edilir. Uzay gemilerinin çeşitli sistemlerini tasarlayan, doğal olarak zengin ve yalnız kahramanımız Melek Mike, yapımında görev aldığı bu uzay gemisinin yolculuğuna da katılır.
Yolda bir takım gariplikler yaşanır. Arızalar çıkar, ufak aşk oyunları işin içine girer, sonunda ortaya bir intikam meselesi çıkar. Melek Mike’tan intikam almak isteyen biri gemiye sızmıştır ve onu öldürmek için, gemide taşınmakta olan yapay zekâyı kullanmaya karar verir. Bunun için de ilginç bir yol seçer: Bilgisayara din öğretir. Din felsefesine gittikçe gömülen yapay zekâ bir sonuca varır: Sadece meleklerin ve insanların hür iradesi olduğuna göre, geri kalan tüm varlıklar doğrudan tanrının iradesiyle hareket eder. Bu durumda bir robot, kendisine tanrı tarafından verildiğini düşündüğü görevleri yerine getirmek için, ünlü üç robot yasasını çiğneyebilir. Kendisi de bu yasalara tabi olan sanal zekâ bu karara vardıktan sonra, ona artık her şeyi yaptırmak mümkündür. İntikamcı ona, melekleri hiçbir şekilde yaralayamayacağını veya öldüremeyeceğini söyler. Deneyerek öğrenen bu robot da, kendine denek olarak herkesin Melek Mike adıyla bildiği, hatta tam adı da Michael Raphael Gabriel olan adamı seçer. Neyse ki Mike olayı çözer, intikamcıyı yakalar. Bu sırada robot da, kendi kendine yürüttüğü felsefi tartışmaların derinliklerinde kaybolur ve artık işleyemez hale gelir. Böylece Mike, robotun öğrenme sürecinden sorumlu olan ve bozulmasıyla birlikte işsiz kalan fıstığı da yanına alarak dünyaya döner. Hayat yine bayram olur.
Sonlarda felsefi derinliğe sahip olan bu romandaki insanlar, yıldızlararası yolculuk yapabilirler ama birbirlerine saldırmak için, bu sıralar televizyonda reklamları dönen, her şeyi cırt diye kesiveren titreşimli bıçaklara çok benzeyen aletler kullanırlar. Ellerinin altında koskoca elektronik beyin varken, geminin iniş kalkış hesaplarını kendileri yaparlar. Gemi içinde iletişmek için dahili anons sistemi kullanırlar. Bazı yönleri gelişmiş ama temelde 20. yüzyılda kalmış bir teknolojiye sahiptirler. Yani kitap, tipik teknolojik tutarsızlığın bir başka örneğidir.
Ama son Baskan olması sebebiyle, kötü kurguyu ve kısıtlı hayalgücünü, bunların üzerine binen zayıf çeviriyi görmezden geliyor ve 25 numarayı, kitaplığın en güzide bölümündeki diğer 24 kardeşinin yanına özenle yerleştiriyoruz.




