LİBRİ ELECTUS

Okuduk, okuduk, ok olduk…

Dino’dan Bir Düşsel Yaşamöyküsü

yorum ekle »

sinan1.jpgSabancı Müzesi’ndeki sergiyi gezerken, adam ne yaptıysa güzel yapmış, diye düşündüm; Sinan’ı (Can Yayınları – 2007) okurken de, ne yazdıysa güzel yazmış, diye. Abidin Dino’nun yazdığı Yeditepe Öyküleri (T. İş Bankası Kültür Yayınları – 2002) de Ölüm mü? Ne buluş! (Sel Yayıncılık – 2005) da çok güzeldi. Birincide artık yitirilmiş bir İstanbul’da, artık yaşanmayan hayatların izleri vardı, ikincide ise hastalığın yatağa bağladığı bir adamın sıkıntıya ve acıya inat, üretme çabası.

Bazen, acaba sadece yazmakla mı uğraşsaydı, diyorum. Çünkü yazdıkları yarım kalmış hep, belki ilk yazıldıkları gibi çalakalem kalmış. Ama o bir kağıdı karalasa desen oluvermiş, üç kelime sıralasa sıradışı bir söyleyiş çıkmış ortaya. Şu cümleler az buz şeyler mi?

Ağırnaslı çocuk, çamurlu bir günde köye döndüğü vakit, Konstantiniye boş bir arsa değildi ama, şehir Sinan’ı bekliyordu.

Ve çocuk şehirden habersizdi.

Kurulmamış camiin meydanında, hiçbir müneccim, boşlukta kabarık Süleymaniye’yi haber vermiş değildi. (s.12)

Şurda burda, karşı kıyıda korular, köşkler, yalılar, camiler serpiliydi, ama İstanbul’un İstanbul olabilmesi için, hani şurda ayaklarını suya banmış mavi gözlü devşirmenin Ser Mi’marân-ı Cihân Olmasını beklemek gerekti. (s.41)

Belki Sinan rastlantıya inanmıyordu ama, rastlantı Sinan’a muhakkak inanmıştı. (s.38)

Gün gelecek, İstanbul’un sisli, mor gökyüzünde Süleymaniye’yi havalandıracaktı Sinan, uçuracaktı alçaktan geçen boz bulutların arasından kaldırıp. (s.22)

Kitap, henüz bir çocuk olan çırak Sinan’ın yağmurlu bir günde köyüne yürüyüşüyle başlıyor. Bu yürüyüş hiç bitmiyor zaten, kitap boyunca sürüyor. Devşirilen Sinan İstanbul’a yürüyor önce ve Yeniçeri Ocağı’na giriyor. Sonra üç yıl boyunca Bursa’da eski bir yeniçerinin yanında kalıyor. İstanbul’a dönüyor ama fazla kalamadan Süleyman’ın ordusunda Belgrad’a yürüyor. Dönüp Rodos seferine, sonra da Mısır seferine katılıyor. Mısır’dan selâtin ordusuyla karadan yürüyerek dönüyor Sinan. Sonuda Üsküdar kıyısına varıyor ve kitap burada, Sinan henüz hiçbir şey inşa etmemişken bitiveriyor.

Keşke devam etseymiş, koca bir roman olsaymış diyorum, ama nafile… Neyse ki sırada Kısa Hayat Öyküm (Can Yayınları – 2007) var.

Written by homonihilis

15 Aralık 2007 at 11:54 pm

Kitap, edebiyat, yaşamöyküsü kategorisinde yayınlandı

Plume

yorum ekle »

plume.jpgHenri Michaux’un Plume isimli kitabını Kabalcı’nın üst katındaki kelepir kitaplar arasında buldum ve 50 kuruşa aldım. Abidin Emre çevirmiş, 1994’te Mitos’tan çıkmış. Kapağında Alphonse Mucha’nın “La Plume” deseni olan, ince, ilginç bir kitap. Plume adındaki, umarsız ve umursuz adamın acayip maceraları var içinde, çoğu iki üç sayfalık.

Plume “kuş tüyü” demekmiş. Michaux, “çağımızın sanayi toplumu tarafından edilgenleştirilmiş tepkisiz bireyi” anlatmak için “rüzgarda tüy gibi oradan oraya salınan” Plume’ü yaratmış.

Öykülerde Plume’ün kaderi hiçbir zaman kendi elinde değil. Karısına tren çarptığında da, lokantada yanlışlıkla mönüde olmayan bir yemeği ısmarladığında da, kraliçe onu soyup yatağına aldığında da öykü hep Plume’ün başında patlayan bir felaketle sonuçlanıyor. Ama bu durum Plume’ün umrunda değil. Genelde “Öyle mi? Tamam o zaman…” diyerek kaderine razı oluyor. Yargıç ona ertesi gün idam edileceğini söyleyip son sözünü sorduğunda bile “Bağışlayın, davayı izleyemedim.” diyerek yeniden uykuya dalıyor.

Bu öyküler ilk defa 1930’da yayınlanmış. Michaux, geçen yüzyılın geri kalanında hayat karşısında gittikçe daha da çaresizleşecek, bunun sonucunda aldırmazlaşarak her şeye boş verip günün gereğinde kısıtlı bir yaşam sürecek bireylerin ilk örneklerinden birini sunmuş Plume’de.

Written by homonihilis

18 Kasım 2007 at 2:16 pm

Kitap, edebiyat, öykü kategorisinde yayınlandı

Katedral

yorum ekle »

katedral.jpgBazı kitapları sırf şekli için almak istiyor insan. Cilti, kocaman, renkli resimlerle dolu kitapları, sadece onlara sahip olmak için almak istiyorum. Ufacık, incecik, sevimli küçük kitaplar ise çok daha cazip geliyor.

Notos, Raymond Carver’ın Katedral isimli öyküsünü böyle küçük bir kitap olarak basmış. (Kitabın ait olduğu serinin adı ise ilginç bir tezatla “Büyük Kitaplar”) Kapakta yanında bavuluyla sakallı bir adam var, kabartma bir çerçevenin içinde. Kitabın ve yazarın adları da kabatmayla yazılmış. (gofre baskı mı diyorlar buna?) Kitap, Notos’un kullandığı o güzel yazıtipiyle dizilmiş. İkişer sayfayı kaplayan iki de siyah beyaz fotoğrafını koymuşlar yazarın.

Kitap bu haliyle içindeki öykü kadar güzel olmuş. Ama iki yazım hatası biraz tadını kaçırıyor. Kapakta arka plan olarak öykünün daktilo harfleriyle yazılmış bir bölümü kullanılmış. Bunun son satırı “dolaşmaya çıkmştı bile” şeklinde dizilmiş. Ufacık bir ayrıntı ama kapakta olunca göze batıyor. Bu hata aynı bölümün kitaptaki dizgisinde mevcut değil. Ancak kitapta birkaç defa “karım de” ifadesi yer alıyor. Sanırım önceleri “karım” yerine başka bir kelime – belki “eşim” – kullanılmış, sonra kelime değiştirilirken “de”ler “da”laşamamış da öyle öksüz kalmış.

Yine de mutluluk verecek derecede sevimli bir kitap. Notos’tan benzerlerini beklemeye başladım…

Written by homonihilis

11 Kasım 2007 at 1:24 am

Kitap, edebiyat, öykü kategorisinde yayınlandı

Suskunlar

ile 2 yorum

suskunlar.jpgYedikule Kahini bir gün, tüm makamların şüphesiz hakimi, tüm sedanın bilfiil şahı, tüm musiki üstadlarının hükümdarı olan Muhteşem Neyzen Bâtın Hazretleri’nin İstanbul’a geleceğini, bununla birlikte musikide en usta olan yedi kişiden altısının ortadan kalkacağını, sona kalana ise Muhteşem Neyzen Bâtın Hazretleri tarafından en mukaddes nağme olan “hayat veren nefesin” dinletileceğini görür. Bu durum İstanbul’daki musiki ustaları arasında huzursuzluk yaratırken, Neyzen Bâtın Hazretleri’nin baş düşmanı, her türlü nağmeyi yok etmeye uğraşan Tağut da bunu fırsat bilerek saldırıya geçer.

Ney üfeleyerek Yaradan’la yekvücud olan, böylece artık hiçbir sese ihtiyacı olmadığı için sağır ve dilsiz olup “suskunlara” karışan Eflatun da en usta neyzen olduğu için tehlikededir. Eflatun’un çile doldurduğu Galata Mevlevihanesi’nin şeyhi Neyzen İbrahim Dede, Eflatun’un ikiz kardeşi çalgıcı Davut ile birlikte Tağut’u alt etmeye çalışırken, Tağut da on iki parmaklı bir cüce ile tıptan pek anlamayan bir doktorun yardımıyla musiki ustalarını bir bir öldürtmeye başlar.

Bu arada Neyzen Bâtın Hazretleri’nin oğlu Zâhir İstanbul’da zuhur edip muhteşem sesiyle söylediği şarkılarla 12 musiki ustasını etrafına toplayınca, üstüne bir de Lazar’ı canlandırıp ekmekleri taşa çevirme gibi mucizeler gösterince, peygamberliğini ilan eden bir kafir olduğu iddiasıyla ve Tağut’un cücesi Pereveli İskender’in kışkırtmalarıyla, halk tarafından yakalanıp linç edilir. Böylece şehirdeki gerginlik doruğa ulaşır.

Gerisi Anar’ın fantastik İstanbul atmosferi, türlü türlü garip insanları ve çeşit çeşit hikayeleri…

Romanın temelindeki iyi-kötü çatışması Bâtın ve Tağut’un mücadelesiyle anlatılıyor. Roman boyunca Bâtın hep “gizli saklı” kalıyor. Sadece oğlu Zâhir yoluyla varlığını hissettiriyor ve romanın sonunda, ama yine de kimsenin göremeyeceği şekilde ortaya çıkıyor. “Haddini aşan” Tağut da çoğunlukla bir konağın derinliklerinde gizleniyor ve sadece hizmetkarlarına görünüyor.

Bu iki büyük ve zıt güç hiç ortaya çıkmadan kapışırlarken, araç olarak insanları kullanıyorlar. Kendi fevklerinde ilahi güçler tarafından yönlendirilen insanlar ise kendi aralarında daha insani çatışmalarla didişmekten de geri kalmıyorlar. Bu çatışma da romanda aşk etrafında şekilleniyor. Bir zamanlar Alessandro Perevelli adında Venedikli genç bir müzisyen olan cüce Pereveli İskender, İstanbul’a köle olarak getirildiğinde onu satın alan kanuni Asım ile aynı kıza aşık olunca Asım’ı öldürüp, onun kız için bestelediği semaiyi de bozuyor. Bunun üzerine hortlayan Asım’ın hayaleti de tüm İstanbul kentine musallat oluyor. Besteyi düzeltip Asım’ın ruhunu huzura kavuşturmak Davut’a kalıyor.

Sonuçta sürekli çatışan iki ilahi güçten biri galip geliyor ve ona hizmet eden insanlar da yaşamlarına mutlu devam ediyorlar.

İhsan Oktay Anar, bizi Amat’a (İletişim – 2005) kadar 7 yıl beklettikten sonra iki yıl içinde Suskunlar’ı (İletişim – 2007) çıkararak sürpriz yaptı. Kitabın son sayfasındaki nota göre yazımı 30 Ağustos’ta bitmiş. Kitap 18 Ekim’de, yani bir buçuk ay sonra çıktı. Her haliyle muhteşem bir (belki de en muhteşem) Anar kitabı olmasına rağmen maalesef basımdaki acelecilikten kaynaklanan bazı yanlışlar barındırıyor.

Her şeyden önce bir romanda karakterlerin isimleri değişmemeli, ama bu roman boyunca Köse Zehra’nın, Meymenet’in ve Lazar’ın başına geliyor. Bazı yerlerde aynı kelime öbeğiyle başlayan cümleler (örn: Ne var ki …) arka arkaya geliyor. Çalgıcıların, kazandıkları parayı paylaşırlarken, dağıtılan tutarın toplamının kazanılan tutardan daha fazla olması gibi durumlar söz konusu. Bazı bölümlerde ise İstanbul anlatıları o kadar uzun ki okuyucu artık okumaktan yorgun düşüyor. Mesela Eflatun’un Sofuayyaş Mahallesi’nden Galata Mevlevihanesi’ne yolculuğu bitmek bilmez tekrarlar içeriyor.

Sonraki baskılarda bu konular gözden geçirilir ve düzeltilir mutlaka. Ama bu kitabın çıkması için, bir sebepten (belki fuara yetiştirmek, belki Mevlana Yılı’nı değerlendirmek için) çok acele edilmiş ve bu sırada da anlaşılan romanı hiç kimse alıcı gözle okumamış. Yayınevinin, yazarın eserine değer katıyor olması gerekir ama bu örnekte İletişim bunu tam olarak başaramamış.

Written by homonihilis

1 Kasım 2007 at 11:09 pm

Kitap, roman kategorisinde yayınlandı

İstanbul Kitap Fuarı

yorum ekle »

Bugün neredeyse şehirlerarası bir yolculuk yapıp kitap fuarına gittik. Tepebaşı’ndan Beylikdüzü’ne taşındığından beri fuara gitmemiştim. Koskoca salonların kitapçılarla dolması güzel de çok uzak orası, gitmek gelmek bitiriyor insanı. Yine de fuar beklediğimden kalabalıktı. Okullardan fuara gelen öğrenci grupları bu kalabalığın büyük kısmını oluşturuyordu. Bir de ailece gezmeye çıkmış insanlar vardı ki onlara hiç anlam veremedim. Sanki alışveriş merkezi gezer gibi çoluk çocuk toplaşıp gelmişler. Biraz balon bir kalabalık ama olsun.

Tüm standların önü tıklım tıklım doluydu. Pek öyle yaklaşıp kitap inceleme fırsatı olmadı. Bir süre sonra büyük yayınevlerinin standlarına şöyle bir bakıp, varsa kataloglarını toplamakla yetindik. O kargaşada birkaç kitap almayı da başardık.

İmza günleri arasında Ayşe Kulin oldukça popülerdi. Ama Can Dündar için bekleyen kalabalığın oluşturduğu kuyrukta herhalde diğer tüm yazarlardan imza almaya gelenlerin toplamı kadar insan vardı. Diğer imza günü sahipleri ise her zamanki gibi öylece oturmuş etrafı izliyordu. Hatta bir tanesi dürüm yemekle meşguldü. Stand açmışken bari yazar da getirelim diye düşünüyor yayıncılar ama ben önlerindeki isim levhalarıyla boş boş oturan o yazarlara üzülüyorum (dürüm yiyenler hariç).

fuar_oglak1.jpgStandlar arasında bana en hoş gelen Oğlak’ın standıydı. Sadeydi ve şıktı. Diğer büyük yayınevleri gibi ortasına kafemsi acayip bir yer sıkıştırılmamıştı ya da dört köşe tezgah basitliğine başvurulmamıştı. YKY’nin standı da gezilmesi hoş bir stand olabilirdi, eğer Harry Potter çılgınlığı yüzünden tıkış tıkış olmasaydı.

fuar_katalog.jpgBolca katalog toplayıp okunması gereken milyonlarca kitap mimledik. Çoğu yayıncı fiyat listesinden ibaret kataloglar basmış. Biraz daha özen gösterenler liste yerine kitapların kapaklarını koymuşlar. İş Bankası Kültür Yayınları küçük bir kitap şeklinde bastığı kataloğa (para bol herhalde) kitap kapaklarıyla birlikte kısa tanıtımlar da koymuş, şeklen en güzeli buydu. İçeriği en dolu kataloglar ise Ayrıntı, Metis ve İletişim’in kataloglarıydı, bunlar neredeyse kendi başlarına birer cazibe nesnesi gibiydi.

Yıllar sonra kitap fuarını gezmek keyifliydi. Ama “Bu fuar onca yolu üstelik de E-5’in cehennemi trafiğinde tepmeye değer mi?” sorusunun cevabına karar veremedim.

Written by homonihilis

30 Ekim 2007 at 12:15 am

Kitap, genel kategorisinde yayınlandı

garip insanların garip hikayeleri – 2

yorum ekle »

Bir şey bırakmak istediğim hiçbir kurum yok. Ama tanıdığım birine de değil. Böylece kendime Londra’dan bir telefon rehberi getirttim. Ne amaçla dersiniz? Bir an durdu, bana ve kendine birer fincan çay koydu ve: herhangi bir sayfayı açtım, dedi, sonradan bunun iki yüz üç numaralı sayfa olduğunu saptadım ve gözlerim kapalı olarak sağ elimin işaretparmağını bir noktaya koydum. Gözlerimi açtığımda ve o noktaya iyice baktığımda parmak ucumun Sarah Slother adlı bir ismin üzerinde olduğunu gördüm. Bu Sarah Slother’in kim olduğu umurumda bile değil, adresi Knightsbridge 128. Bu adrese, orada kim ya da ne olursa olsun, sahip olduğum her şeyi hemen miras bıraktım. Sevgili komşum, bu bana en büyük memnuniyeti verdi. Ayrıca bu tuhaf meselenin hukuki yanını da çoktan hallettim. İyice düşündüğümüz zaman, tanıdığımız bir tek insana miras bırakamayız, dedi. Hiç değilse ben yapamam bunu.

Beton – Thomas Bernhard – Yapı Kredi Yayınları – 2007

Written by homonihilis

11 Ekim 2007 at 12:58 am

Kitap, alıntı, edebiyat kategorisinde yayınlandı

Bu emir gelir mi?

yorum ekle »

ge1.jpgMelih Cevdet Anday’ın Gizli Emir romanı ilk olarak 31 Ekim 1969 – 29 Ocak 1970 tarihleri arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlandı. Roman kitap olarak 1970’te Bilgi Yayınevi tarafından basıldı ve aynı yıl TRT Başarı Ödülü’nü kazandı. Roman daha sonra 1992’de Adam Yayınları, 2007’de de Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlandı.

Roman, anarşiye ve kargaşaya teslim olmuş bir şehirde geçer. Her gün olaylar olur, çeteler ortalığı dağıtır, birileri saldırıya uğrar. Şehir, Asayişi Yerleştirme Olağanüstü Teşkilatı (AYOT) yönetimindedir. Sınırsız güce ve yetkiye sahip olan AYOT, şehirde istediği kuralı koyabilir, istediği kişiyi istediği an sorgulayabilir ve tutuklayabilir, isterse birçok şeyi yasaklar ya da serbest bırakır. Tabii ki AYOT bütün bunları halkın iyiliği için yapmaktadır. Ancak AYOT o kadar düzensiz ve kendinden habersiz çalışmaktadır ki, alınan kararlar zaman zaman çelişmekte, halk da hangisine uyacağını kestirememektedir.

ge2.jpgAyrıca halkın bir kısmı, AYOT’un koyduğu kuralların ve aldığı önlemlerin aslında sadece şehirdeki şiddet ortamını devam ettirmeye yönelik olduğunu düşünmektedir. Örneğin, çeteler işçi kızları taşıyan tramvaylara hiç saldırmazken, AYOT’un tramvayları korumaya karar vermesiyle saldırılar da başlamıştır. AYOT ise bu durumu “Tam zamanında yetiştik.” diyerek bir övünme sebebi haline getirmektedir.

ge3.jpgBu baskıcı ortamda, mutlaka birileri durumu değiştirmek istemektedir. Ancak kimse ne yapılacağına karar veremez, o yüzden de bol bol tartışıp fikir yarıştırmakla yetinirler. Çünkü yıllardır geleceği söylenen gizli emir henüz gelmemiştir. Ne zaman ve kime geleceği bilinmemektedir. Şehrin kurtuluşunu sağlayacağına inanılan bu gizli emrin içeriği de bir sırdır. İşte tam da bu yüzden hiç kimse bir şey yapmaya cesaret edemez. Ya yapılanlar gelecek olan gizli emre aykırıysa? Ya o emirde bambaşka şeyler yazılı olursa? Halkın tüm kesimleri gizli emrin kendilerine geleceğinden emindir de içeriğini bilmemekten dolayı öylece beklemeyi tercih etmektedir.

Bu ortamda kendi köşelerine çekilen sanatçılar da, sanatı korumayan toplumun demek ki sanata ihtiyaç duymadığını, dolayısıyla sanatçının da toplum için değil kendisi için çalışmasının daha doğru olacağını savunurlar. Yaptıklarını kimse beğenmediği için bunalıma girerler ya da “Şiir taraf tutmaz!” diye haykırarak insanların kendilerini rahat bırakmalarını isterler.

AYOT Direktörü, “Yeni koşullara alışacağız. Amerika’da gangsterlerin sokak ortasında adam öldürmelerine alışılmadı mı?” sözleriyle teşkilatın asıl amacını açıklarken, fazlasıyla umutlu halk da bekleşmeyi seçerek aslında teşkilata yardımcı olmaktadır. Böylece şehirdeki “anarşi” de “asayiş” de gittikçe tırmanır ve artık geri dönülmez bir noktaya ulaşır.

Romanda Anday, zalim iktidar kadar ezilmeyi kabullenmiş halkı da eleştiriyor. Bir taraftan baskıcı rejimler başarısız AYOT kurgusuyla komik duruma düşürülürken, diğer taraftan her ortamda kendine körü körüne bağlanılacak bir inanç yaratan, sorunları çözmek yerine bu inancın nesnesini çaresizce beklemeyi tercih eden halk yargılanıyor.

Peki beklenen emir gelir mi? Yoksa böyle bir emir gelmez tabii…

Written by homonihilis

6 Ekim 2007 at 2:06 am

Kitap, edebiyat, roman kategorisinde yayınlandı

Sonsuz Haziran

bir yorum

haziran.jpgSelçuk Baran’dan son zamanlarda birkaç yerde bahsedildi. Bunlardan biri de Selim İleri’nin Radikal Kitap’taki Haziran (Dünya Kitapları – 2005) yazısıydı.

Haziran’daki öyküler, hep arada kalmış, başka şeyler yapmak, başka kişiler olmak istemiş ama bunları gerçekleştirememiş, insan içinde insansız kalmış, gittikçe yalnızlaşmış, sıkıntılı kaybetmişlerin öyküleri. Sevgi dolu olan ancak hiç de insancıl davranmayan, hatta yabani insanlar bunlar. İçinde bulundukları hayatın anlamsızlığından, insanların anlayışsızlığından bezmişler. Umutsuzluk içindeler. Ama “iyimser bir umutsuzluk” bu, yazar öyle söylüyor. O yüzden de kitabın son hikâyesi “Ama yeterince yaşanmadan da ölünmüyor ki!” cümlesiyle sona eriyor.

Bu insanlar hiç bitmeyen bir hazirana hapsolmuşlar. O yaz başı sıkıntısını aşamıyorlar bir türlü. Tüm bıkkınlıklarına, tüm kırgınlıklarına rağmen bir şeyleri değiştirecek güce sahip değiller. Bunun tipik bir örneği Kent Kırgını öyküsünde ortaya çıkıyor ve şöyle söylüyor:

Bir kent kırgını için yapılacak en akıllıca şey başkentin göbeğinde oturacak yerde, kırlara, köylere, uzaklara gidip oralara yerleşmektir. Ama o zaman da bir kent kırgını olmaktan çıkardım. Oysa ben kent kırgınıydım ve öylece de kalmak zorundaydım. Başka bir şey olmak elimde değildi.

Bu öyküler ilk defa 1972′de yayınlanmış ve 1973′te TDK Öykü Ödülü’nü kazanmış. Haziran, uzun süredir okuduğum en yalın ve duru, yine de en anlamlı öykü toplamıydı. Şöyle cümleler kurmak çoğu yazara nasip olmaz sanırım: “Sokaktan gelen sesler birbirlerine karışıp adamın kulağına çarpıyor, sonra onun oda dolusu yaşantısında hiçbir kıpırtı yaratmadan yere düşüyordu.”

Bu başlangıçtan sonra Baran’ın ikinci öykü kitabı olan Anaların Hakkı (1977) da 1978′de Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanmış. Ne yazık ki Baran’ın toplam 6 öykü kitabının yeni baskılarının bile “baskısı yok.” Keyfin devamı demek ki sahaflarda…

Written by homonihilis

4 Ekim 2007 at 3:30 am

Kitap, edebiyat, öykü kategorisinde yayınlandı

garip insanların garip hikayeleri – 1

yorum ekle »

Schönbächler, Neumarkt semtinde eski ama konforlu bir eve sahipti. Döşemesini kendi yapmış, muhteşem diskoteğini bu evde kurmuş, her yere ise hoparlör yerleştirmişti. Schönbächler senfonileri çok severdi. Gerçek bir teorisyen olan Schönbächler’e göre senfoniler, kişileri birlikte yaşamaya zorluyordu. Ona göre müzik dinlerken esneyebilir, yemek yiyebilir, okuyabilir, uyuyabilir, tartışabilir ve en önemlisi tüm bunları hep beraber yapabilirdiniz. (…) Ayrıca yine ona göre senfoniler fon müziği olarak kullanılmalıydı. Fon müziği olarak kullanılmaz ise insancılıktan uzaklaşır, zorlayıcı bir hal alırdı. İşte tüm bunlar yüzünden rosto yerken Beethoven’in dokuzuncu senfonisini, bulmaca çözerken, schnitzel yerken Brahms’ı, poker veya herhangi bir iskambil oyunu oynarken Bruckner’i dinlerdi. Ama en iyisi iki ayrı senfoniyi aynı anda çalmaktı. (…) Schönbächler hassas bir insandı. Ancak dış görünüş olarak hiçbir farklılığı yoktu, aksine emekli vatandaşların tipik bir örneği gibiydi. Çok itinalı giyinir, güzel kokular sürünür, asla sarhoş olmaz ve dünyaya sıkı sıkıya bağlanmış gibi kendinden emin yürürdü. Kendisine milliyeti sorulduğunda Lichtensteinlı olarak tanıtırdı. Öyle olduğundan değil ama yine de öyle, yani Lichtensteinlı gibi görünmeye çalışırdı. Bunu itiraf da ederdi ancak bunda utanılacak bir şey yoktu. Böyle yapmasının nedeni şu imiş: Lichtenstein dünya geçmişinde hiçbir zaman suçlu olamamıştı. (…) Schönbächler’e göre büyük bir devletin vatandaşı olmak örneğin bir Alman, Fransız vs. olmak ister istemez çok talihsiz bir psikolojiyi de beraberinde getiriyordu. Bu ise çok zararlıydı. Tehlike milletin büyüklüğüyle artıyordu. Görüşünü şu örnekle kanıtlamaya çalışırdı: yalnız bulunan bir fare kendini kesinlikle basit bir fare olarak görürdü, ama ne zaman ki kendini bir milyon fareden oluşan bir kümenin üyesi olarak hissederse, o zaman da bir kedi olduğuna inanırdı. En tehlikelisi ise bu milyonluk kümelerden yüzlerce bulunmasıydı. Farelerden oluşan kümenin fare sayısı yüz milyonu bulduğunda, fare kendini fil sanırdı. Kendini kedi olarak kabul eden ve fil olmaya özenen kümeler; birey olarak her bir farenin megalomanisini veya büyüklük kompleksini kamçılar, bu kompleks sadece farenin kendisi için değil, tüm fare dünyası için büyük bir tehlikedir. İşte fare sayısıyla, büyüyen megalomani arasındaki ilişkiyi açıklayan düşüncesine “Schönbächler Kanunu” adını vermişti.

Adalet – Friedrich Dürrenmatt – İnkılâp Kitabevi – 1991

Written by homonihilis

25 Eylül 2007 at 1:49 am

Kitap, alıntı, edebiyat kategorisinde yayınlandı

i’m a poor lonesome rudolf…

yorum ekle »

Hayatta hiçbir zaman yeterince hırslı ve kararlı olmadım. Çünkü, ne kadar kolay elde edilebilecek olursa olsun, hiçbir şeyi gerçekten istemedim. O yüzden de hiç hırsım olmadı. Bu da doğal tembelliğimi kamçıladıkça kamçıladı ve sonuçta hiçbir şeye önem vermeyen, hiçbir şey yapmayan, hiçbir şeyi yapmaya değer bile bulmayan, olduğu yerde olduğu gibi duran bu gereksiz adam ortaya çıktı.

Yine de zaman zaman bir şeyleri yapmak istediğimi sandığım oluyor. Ama hemen, yapamamak için bir bahane buluyorum. Hiçbir bahane uyduramazsam birden kendimi çok yorgun hissetmeye başlıyorum ve yapmayı istediğimi sandığım işi ertesi güne bırakıyorum. Üstelik tecrübeyle sabit ki ertesi güne bıraktığım hiçbir işi yapmadım şimdiye dek.

Her şeyin böylesine değersiz olduğu bir dünyada doğal olarak herhangi bir şeyi beğenmem mümkün değil. O yüzden ortalıkta bir entelektüel küstah olarak dolaşıp, aklım erse de ermese de her şey hakkında konuşuyorum. Bunlar her zaman doğru olmuyor, aslında sanırım çoğu zaman doğru olmuyor. Ama bu durum beni yorum yapmaktan alıkoymuyor.

İnsanlara dayanamıyorum. Bazılar gibi, birilerini görmeden duramamak, insan özlemek, insan arasında karışmaya can atmak duyguları bende mevcut değil. Bulduğum tüm fırsatlarda evime kapanıyorum ve günlerce dışarıya çıkmıyorum. Kalabalığa karışmak için doğmamışım ben.

Galiba bir çeşit Rudolf’um*, çoktan betona çakılmış…

(*Thomas Bernhard – Beton – YKY – 2007)

Written by homonihilis

22 Eylül 2007 at 6:20 pm

Kitap, edebiyat, roman kategorisinde yayınlandı