LİBRİ ELECTUS

Okuduk, okuduk, ok olduk…

10. hafta: Kundera ve büyülü gerçekçilik

leave a comment »

Son kitabım Bendeki Boşlamayı Gel de Bana Sor‘u yakında tüm seçkin kitabevlerinde bulabileceksiniz. Ama o güne kadar gelin bu durumu zorunlu bir ayrılık, uzun bir iç çekiş o da olmazsa “insanın kendine ayıracağı zaman mutlaka kaliteli olmalı değil mi ama cicim” olarak kabul edelim ve Milan Kundera ile büyülü gerçekçiliğe hızlı bir giriş yapalım.

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nı bu proje kapsamında tekrar elime aldığım için çok memnunum. Kundera’yı ilk kez okumaya başladığımda o kadar coşkulu bir sevinç duymuştum ki bir çok eserini arka arkaya çok kısa bir sürede okumuştum. Bu yüzden Kundera’nın kitaplarını tek tek değerlendiremiyordum. Benim için onların hepsi tek bir büyük yapıt gibiydi. Sonuç olarak, yazarın neyi hangi kitabında yazdığını doğru hatırlayabileceğime dair şüphelerim vardı. Oysa aslında öyle değilmiş bunu geçen haftalarda gördüm. GVUK’taki en küçük detayları bile hatırlamam beni çok şaşırttı. Birazcık da hoşuma gittiğini sizden saklamayacağım.

Gayet gerçekçi bir olayı gayet gerçekçi bir dil kullanarak anlatırken imkansız, olağanüstü şeylerin olması olarak tanımlayabileceğimiz büyülü gerçekçilik dediğim anda adeta bir kuralmışcasına Güney Amerika edebiyatından yani örneğin Marquez’den veyahut Cortazar’dan bahsetmek zorundayım. Bu bir. Olayın sadece bu kıtayla sınırlı kalmadığını Salman Rüşdi, Günter Grass, yer yer Jeannette Winterson ve elbette ki Milan Kundera’yı sizlere hatırlatarak vurgulamam da bu yazının bir diğer şartı. Bu da iki.

Açıkçası İkinci Dünya Savaşı sonrası Çek tarihinden bir kesit sunan Gülüşün ve Unutuşun Kitabı‘nın ne kadarını otobiyografi, ne kadarını kurgu, ne kadarını ise belgesel roman olarak algılamam gerektiğini bilemedim, hala da bilemiyorum. Sanki hepsi aynı anda doğruymuş gibi. 1948 yılında komünizmi sevinçle ülkesine buyur eden fakat kısa bir süre sonra söylememesi gereken bir şeyleri söylediği için partiden uzaklaştırılan Kundera, romanda bize 1950 yılında geçen bir yaz gününü de anlatıyor. O gün bir politikacı ve bir sürrealist sanatçı asılmıştır ve ülkenin gençleri sokaklarda sevinç içinde dans edip şarkı söylerken Kundera onları uzaktan izlemektedir. Bu dünyanın en sevilen şairlerinden biri olan Paul Eluard bu idamlara engel olabileceği halde (ve Kalandra onun arkadaşı olduğu halde) hiçbir şey yapmamıştır.

Kundera, sokaktaki şenliği izlerken bir anda insanların arasında Eluard’ı görür. Şair, barış ve kardeşlik hakkındaki şiirlerinden birini coşkuyla okurken dans edenler yavaş yavaş göğe yükselmeye başlarlar. Böyle bir olayın gerçekleşmesi imkansızdır, fakat Kundera o ana kadar durumu ve bu durumun oluşturduğu duyguyu okuyucusuna öylesine iyi bir şekilde aktarmıştır ki okuyucu fazla bir şüpheye kapılmadan insanların ayaklarının yerden kesildiğine inanır. Yazar, o kadar herkesten uzaklaşmış ve o kadar bir başınadır ki diğerleri “evet uçuyor olabilirler”. Dahası bu insanların ayaklarının yerden kesilmesi ile henüz asılmış olan rejim karşıtlarının ayaklarının yerden kesilmesi arasında kocaman bir tezat vardır ve bu tezat kurguyu daha da güzelleştirmektedir.

Kundera okumanın hissettirdiği o garip hazzı hatırlamama sebep olduğu için 10. haftayı sevgiyle uğurluyor ve 11. haftaya yelken açıyorum. 11. haftada bir değil, iki değil tam üç kitapla iddialı bir şekilde burada olacağım: Paul Auster’ın New York Trilogy’si, David Lodge’ın How Far Can You Go? ve Nice Work’ü. Heyecanla beklediğinize emin olduğum gelecek hafta “İsimler” konusunda konuşacağız.

O zamana kadar esen kalın -ki bence bir insanın kalabileceği en güzel haldir esenlik.

9. hafta: Updike ve epifani

leave a comment »

Nerede duyduğumu hatırlamadığımdan gerekli kredileri dağıtamayacağım ama bildiğim en güzel epifani tanımı şu sanırım: “It’s always love at first sight. Sometimes it takes time to recognize.”

Bu duygusal başlangıcın ardından bu yazı nereye gider, John Updike’ın meşhur tavşan serisinin ilk kitabı Rabbit, Run (Tavşan Kaç) ile nasıl bağlanır hiç bilemiyorum. Bunu hep birlikte biraz sonra göreceğiz. Ama şuna eminim ki bir yerlerde James Joyce’dan bahsetmek zorundayım. Dahası James Joyce demişken Epiphanies‘i de atlamamak durumundayım. Bilgisayarın başına oturma ve 9. haftayı tamamlama isteksizliğim göz önünde bulundurulacak olursa bu zorundalığı hemen yerine getirsem hiç fena olmayacak: Epifani, hıristiyanlıkta üç kralın (magi) Bebek İsa’yı ziyaret ederek onu ilk kez görmesi anlamına geliyor. Çocukluğunda sıkı bir katolik eğitim almış Joyce ise bu terimi “sıradan bir olay veya düşüncenin sonsuz bir güzelliğe çevrilmesi” olarak kabul etmiş ve Dubliners (Dublinliler), A Portrait of the Artist as a Young Man (Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi) gibi eserlerinde epifaniden bol bol yararlanmış. Modern edebiyatta ise epifani dış gerçekliğin algılayan için transandantal bir önem kazanması manasına geliyor.

Tavşan, Kaç’taki epifaniden önce eseri biraz anlatmam gerekiyor. Yazarın 1960’ta yayınlanan bu romanı 26 yaşındaki Harry Angstrom’un hayatından bir kesiti anlatıyor. Harry ya da arkadaşlarının kendisine lisedeki parlak basketbol günlerinde taktığı isimle Rabbit artık berbat bir kadınla evlidir, bir çocuğu vardır, bir tanesi daha yoldadır, hayatını berbat bir iş olan markette meyve sıkacağı satıcılığı ile kazanmaktadır. Lisedeki basketbol başarısı belki de onun yaşamındaki tek güzel şeydir ve çok gerilerde kalmış gibi görünmektedir. Derken bir akşam evinden çıkar, bir anda kendini kaçarken bulur ve olaylar gelişir.

Son yıllarda özellikle Tom Perrotta romanlarında benzerlerini görmeye alıştığımız Tavşan, kaçma konusunda da tam bir başarısızlık örneğidir. Sizin anlayacağınız fazla uzağa gidemez. Karısı Janice ve kızın ailesinin bağlı bulunduğu kilisenin papazı durumu düzeltmek için Harry’e yardım etmeye karar verir ve onun nasıl biri olduğunu anlayabilmek için Harry’e golf oynamayı teklif eder.

David Lodge romanda Updike’ın ikilinin golf oynadığı sahneyi anlattığı kısmı epifani örneği olarak almış. Tavşan, ergenlik döneminde kulüpte golf çantalarını taşıyarak harçlığını kazandığı için oyunun kurallarını bilmektedir. Fakat, bu ön bilgi onun için yeterli olmaz ve ilk atışında başarısız olur. Bu sırada rahip Eccles ona karısını neden terk ettiğini sorar. Tavşan “Sana söylemiştim ya. Bir şeyler eksik” diye cevap verince Eccles, o şeyin ne olduğunu sorgulamaya başlar (“Neden bahsediyorsun Harry? Böyle bir şeyin varolduğuna emin misin? bu şey sert mi yumuşak mı? Mavi mi kırmızı mı?”) . Rahip bu sorularıyla Tavşan’ı sıkıştırırken genç adam ikinci atışını yapar. Bu atışı mükemmeldir. Tavşanın şöyle dediğini okuruz: “That’s it!” (“İşte bu!”) Böylece Updike’ın epifani paragrafları sona erer. Tavşan’ın topu deliğe sokup sokmadığı belirsiz ve aynı zamanda önemsizdir. Önemli olan Harry’nin neyin eksik olduğunu fark edebilmiş olmasıdır.

Lirizm ve metaforlar -bu projenin önceki konularını okumuş olanları şaşırtmayacağı üzere- epifanilerde de kullanılan iki önemli araç. Eğer fırsat bulur da Updike’a zaman ayırabilirseniz yazarın bu iki konuda da çok başarılı olduğunu göreceksiniz. Harry’nin aydınlanmasından önceki paragraflarda ilk olarak şiirsel bir dille meyve ağaçlarını anlatıyor. Daha sonra ise yazı metaforik bir anlam kazanıyor (“his ball is hung way out, lunarly pale against the beautiful black blue of storms”) ve ardından Tavşan’ın Eccles’a “That’s it!” diye bağırıyor. O anda yaptığı işten bağımsız olarak evliliğindeki yanlışı gösteren o “that’s it!”i.

John Updike’lı, epifanili dokuzuncu haftayı da böylece tamamlamış olduk ve siz fark etmeseniz de çoktan Milan Kundera ve “Büyülü Gerçeklik”le dolu onuncu haftaya yelken açtık. Sıkıntılarımı kolay tercihlerle aştığımı söyleyen olursa çok bozulurum haberiniz olsun.

* İlk fotoğrafı üreten ezu. İkincisi ise thespeak‘e ait. Fotoğrafların orijinallerine buradan ve buradan erişebilirsiniz. Her iki fotoğrafın lisansı: Attribution-Noncommercial-Share Alike 2.0 Generic. Kendilerine yazımı bilmeden de olsa güzelleştirdikleri için teşekkür ederim.

Written by b

15 Nisan 2010 at 1:12 pm

8. hafta: Nabokov ve tumturaklı düzyazı üslûbu

leave a comment »

Bu haftaki yazıyla ilgili planladığım şey Lolita‘nın örnek paragraflarını buraya kopyalamak ve sizlere “İşte fancy prose budur.” demekti. Bu fikrimi söylediğim bazı şahıslar beni kolaya kaçmaya çalışmakla suçlamasalar gönül rahatlığı ile yapacaktım da. Aslına bakacak olursanız muazzam güzellikte olduğunu düşündüğüm ve zaten çok ilgi görmüş bir romanla ilgili hayran sessizliğine gömülmenin kolaycılıkla bir alakası olmadığını düşünüyorum. Üstelik bu romanın şanssız bir yanı da var. İnsanlar hakkında konuşmaya başladıklarında (bana kalırsa konuşmaya değecek tek şey olan) edebi güzelliğini hep atlıyorlar. Orhan Pamuk’un bir başka kitap için yazdığı satırların Lolita‘da da geçerli olduğunu düşünüyorum: İnsanın dünyadaki yeri, edebiyatın temel işlevi, yazıyla insanoğlunun yapabileceği derin ve harika şeyler bu kitaba duyulan ilgi ve öfkenin gürültü ve dumanı arkasında kaybolduğundan bu eserin gerçek okuru Lolita‘yı yalnız ele almayı tercih eder ve kitabın tuhaflığı ve yabanlığı ile kavga etmek yerine gösterdiği hazlara ve parlaklığına yönelir.

Bu kadar sözün ardından bir deneme yapmaya hakkım olduğunu düşünüyorum:

Lolita, light of my life, fire of my loins. My sin, my soul. Lo-lee-ta: the tip of the tongue taking a trip of three steps down the palate to tap, at three, on the teeth. Lo. Lee. Ta.

She was Lo, plain Lo, in the morning, standing four feet ten in one sock. She was Lola in slacks. She was Dolly at school. She was Dolores on the dotted line. But in my arms she was always Lolita.

Did she have a precursor? She did, indeed she did. In point of fact, there might have been no Lolita at all had I not loved, one summer, a certain initial girl-child. In a princedom by the sea. Oh when? About as many years before Lolita was born as my age was that summer. You can always count on a murderer for a fancy prose style.

Ladies and gentlemen of the jury, exhibit number one is what the seraphs, the misinformed, simple, noble-winged seraphs, envied. Look at this tangle of thorns. [Ya da…]

İşte “fancy prose” budur. “Yetmez” diyenler için gene de devam edeceğim (gönülsüzlümü fark edip yazıyı burada terk edin!). Dikkat ederseniz romanın açılışında varolan şey daha önce Hemingway‘de gördüğümüz sözcük yinelemeleri değil, daha çok bir şiirde bulmayı umacağınız benzer seslerin tekrarıdır. İlk paragraftaki “l” ve “t” harflerinin hükümdarlığını ve yüklemsiz “light of my life, fire of my loins. My sin, my soul”daki lirikliği lütfen gözden kaçırmayın. Bunun hemen ardından “dil” kelimesiyle ilgili bir metafor geliyor ki bence bu da çok akıllıca. Müzikal bir tınının fark edilebileceği ikinci paragraf ve romanın konusunu bilmeyen okuyucuya ipuçlarını veren (“She did, indeed she did” şiirselliğini de atlamadan) üçüncü paragrafla okuyucu Lolita‘nın içine daha da çekiliyor.

Son paragraftaki Edgar Allan Poe’nun meşhur şiiri Annabel Lee‘ye yapılan göndermeyi atlamamakta fayda var (Şiirin ilgili kısmında ne der Poe? I and my Annabel Lee/with a love that the winged seraphs of heaven/coveted her and me) Zaten Lolita‘nın anlatıcısı Humbert Humbert daha sonraki bölümlerde genç kızlara olan ilgisinin küçük yaşlarda aşka düştüğü ve ölüm sebebiyle ayrıldığı Annabel isimli bir kız olduğunu açıklar. Poe, şiirinde kıskanç melekleri sevgilisini elinden almakla suçlar ve avuntuyu Annabel’in mezarının yanına uzanmakta bulur. Humbert’ın avuntusu ise kendi Annabel’inin yerine geçecek küçük kızlar aramasıdır.

Nabokov’un ana dili olmayan İngilizce’yi bu kadar iyi kullanabilmesi ve tumturaklı düzyazı üslûbundaki başarısı takdire şayan. Fakat, bana kalırsa yazarın bu romanda en iyi yaptığı şey abartırsa can sıkabilecek bu üslûbu ayarında kullanabilmesi olmuş. Nitekim Lodge ilgili makalesinde fancy prose’un ilk örneklerinden birini de vermiş. John Lyle’ın 1578 yılında yazdığı Euphues: the Anatomy of Wit isimli romanı bir zamanlar çok ama çok popülermiş. Lyle tüm eserini şiirsel bir düzyazıymışcasına yazmışken (ve belki de tamamen bu sebepten şimdilerde adı sık anılmazken) Nabokov romanının farklı noktalarında “fancy prose”u hayranlık verici bir tadındalıkla kullanmayı bilmiş.

… diyerek bu haftanın da sonuna geldik. Siz de hayran olduğum şeyleri anlatırken sıfatlara doyamadığımı fark etmiş oldunuz. Haftaya John Updike ve Rabbit Run‘la (run run take a drag or two) buradayım. Bence bu proje şu ana kadar iyi gitti. Siz ne düşünüyorsunuz? [cümlesiyle bir kere daha yazısını soru sorarak tamamladı çok sayın B. M.]

Written by b

19 Mart 2010 at 11:08 pm

7. hafta: Salinger ve ergen konuşma ağzı

leave a comment »

Diyeceğim, bunca okuldan bunca yerden ayrıldım da bir kez olsun ayrıldığımı anlayamadım. Tiksinirim bundan. Ayrılığın üzüntülü ya da kötü olması umurumda değil, ama bir yerden ayrıldım mı oradan ayrıldığımı bilmeliyim. Bilmezseniz, daha çok koyar insana.

J.D. Salinger ile tanışmama size daha önce de bahsettiğim derginin ilk sayısı vesile olmuştu. Pek çoğunuzun aksine yazarın ilk okuduğum kitabı The Catcher in the Rye değil, dergide yeni çıktığı için reklamı yapılan Dokuz Öyküydü. Bu haftaki okumalar için elimdeki Salinger külliyatını tekrar ortaya döktüğümde hatırlamadığım detaylar ortaya çıktı. Örneğin kitabı Zonguldak’taki Gençler Sahaf isimli bir dükkandan almışım (Dokuz Öykü‘nün içinden kitabın reklamının olduğu bir ayraç çıktı. Üzerine kocaman harflerle “Zonguldak Hatırası” yazmışım). O günleri düşündüğümde şehri ziyaret etmiş olmam garip gelmedi. Ama aynı şeyi bu kitabı oradan almış olmam için söyleyemeyeceğim. Şimdi düşünüyorum da Salinger’ın bendeki ilk intibası “dehşetli” bir beğeni olmuş olmalı. Çünkü Dokuz Öykü‘yü Burcu’ya okuması için verdiğimi hatırlıyorum. Burcu o günlerini Asimov dünyasında kaybolarak geçiren bir arkadaşımdı ve ünlü bilimkurgu kitaplarını keşfetmekle meşgul bu gence türü bilimkurgu olmayan bir kitabı okuması için tavsiye (ve muhtemelen ısrar) ediyorsam o kitaba “aşırı derecede” güveniyor olmam gerekiyordu.

Sonrasında, o günlerimde taklit ettiğim kuzenimin kitapları arasında Gönülçelen‘i bulmuş ve tanıdık bir yazarla karşılaşmanın verdiği sevinçle okumuştum romanı. Diğer eserlerini nerede ve nasıl okuduğumu hatırlamasam da 20 yaşımdan önce Salinger’ları bitirdiğime eminim. Birkaç sene evvel, bir anda hissettiğim bir coşkuyla The Catcher in the Rye‘ı bir kere daha elime almıştım. Aslına bakacak olursanız Salinger arada bir geri dönüp tekrar tekrar okuyabileceğiniz öyküler anlatmış hep.

Salinger’ın kendi seçimi olan erken inzivası ve az sayıdaki yayınlanmış eserinin aramıza bir mesafe koyduğunu yalanlayacak değilim. Gene de yaşamımın farklı zamanlarında Salingervari şeylerden hoşlanmaktan geri durmadım. Igby Goes Down‘u şevkle izlememin ya da daha birkaç sene önce hem Naïve.Super‘i hem de The perks of Being a Wallflower‘ı size tavsiye etmemin tek sebebinin Salinger tarzını hatırlatıcı şeylere duyduğum ilgi olduğu bir gerçek (En sevdiğim Bernie Rhodenbarr macerasının The Burglar in the Rye olması da sadece Lawrence Block’ın yazınsal başarısı olmasa gerek). Yazarın ölüm haberini aldığımda hissettiğim duygu ise sevgiyle karışık saygı duyduğum uzak bir tanıdığın ölümü karşısında hissedebileceğim buruk bir kırıklık oldu. Salinger, yazdıklarını artık okuyucusuyla paylaşmamaya karar vermesiyle bir sonraki kitabını heyecanla beklediğin, bilerek ya da bilmeden aldığın dergilerde yeni hikâyesini gördüğünde sevindiğin, makalelerini senin kadar onu sevdiğini bildiklerinle paylaştığın, herhangi bir güncel olay hakkında kulağına bir cümlesi çalındığında gülümsediğin, önemsiz olduğunu bilmene rağmen aldığı ödülleri kimseye çaktırmadan alkışladığın insan olmamayı tercih etmişti. Salinger, tamamen tek taraflı olarak yıllar yıllar önce “Şu bizim Salinger” olmamayı seçmişti. Ölümü, kontrolünün dışında da olsa seneler sonra kendisiyle ilgili okuruyla paylaştığı yepyeni bir şey oldu. Çıkartılan tantananın büyüklüğünde bunun da etkisi olduğunu düşünüyorum. Okuyucusu giderayak onun istemediği o statüyü -Şu bizim Salingerlığı- yazara geri vermeye çalıştı. Bence başaramadı, bundan sonra yaşanacaklar da yazarın yarattığı Salinger yoksunluğunu değiştiremeyecek.

Biraz da “Teenage Skaz”dan bahsederek bu haftayı tamamlamak isterim. Rusça kökenli bir kelime olan skaz birinci tekil şahsın olayları yazı dilinden ziyade konuşma diliyle anlatması manasına geliyor. Bu tarzda yazılmış romanların bir diğer ayırt edici özelliği ise anlatıcının kendisinden “ben” diye bahsederken okuyucusuna “sen” diye seslenmesidir. Lodge, ABD’li yazarların skaz’ı İngiliz ve Avrupa edebiyat geleneğinden kaçış yolu olarak kullandıklarını söylemiş. Bunu ilk yapan da Huckleberry Finn ile Mark Twain olmuş. Huck Finn’in mirasçısı olan Holden Caulfield‘ın roman boyunca sürdürdüğü anlatım tarzına baktığımızda sık sık tekrarlar yaptığını, duygularını gençlere özgü abartılı sıfatlarla ifade ettiğini, kısa ve tamamlanmamış cümleler kurduğunu, konuşurken yapılabilecek dilbilgisi hatalarına sık sık düştüğünü görebiliyoruz. Salinger’ın kullandığı bu tarz okuyucunun dikkatini roman üzerinde yoğunlaştırmasına büyük katkı sağladığı gibi eseri ilginç hale getiren faktör de oluyor. Salinger, bütün kısıtlamalarına rağmen (metaforlardan sakınma, edebi bir yazın dili kullanamama gibi) on yedi yaşında New Yorklu bir ergeni kendisine anlatıcı olarak seçmiş. The Catcher in the Rye‘ın “teenage skaz”ın başarıyla uygulandığı bir roman olduğunun en büyük kanıtı ise romanın son 60 yılda efsane halini almış olmasıdır herhalde.

Bugünlerde çok yoğun olduğumdan projeyi yetiştirebilmek için en olmadık yerlerde dahi kitap okuyorum. Sanırım bu sebepten sağ taraftaki hanımefendiyi kendime çok yakın hissettim. Sol taraftaki hanımı ise resmen kıskandım.

Haftaya (birkaç gün içinde) Vladimir Nabokov’un Lolita‘sını Fancy Prose (tumturaklı düzyazı üslubu)[1] konusuna örnek olduğu için konuşacağız. Lolita ne harika bir roman ama değil mi?

[1] Fancy Prose’a “süslü düzyazı” demeyi düşünüyordum ama Fatih Özgüven’in bu şekilde çevirdiğini görünce “tumturaklı düzyazı”yı kullanmaya karar verdim.

6. hafta: Thackeray ve Sürpriz

leave a comment »

fenner-behmer - bucherwurm

Söz verdiğim şekilde ilerleyemediğim dikkatinizi çekmiştir. Çünkü geçen hafta Vanity Fair‘i bitirme hırsına kapıldım ve bir de baktım ki tek satır Salinger okumadan günler geçivermiş.

Kahramanı olmayan roman Vanity Fair‘i ilk ergen günlerimde okumuş olmayı isterdim. Şu yaşımda beni biraz yorduğunu ve ilgimi yeteri kadar cezbedemediğini itiraf ediyorum. Eserle ilgili mutlaka söylenmesi gereken tek şey şu: Thackeray öyle bir dünya kurmuş ki beş yaşındaki minik bir çocuğa dahi sempati duymanıza tüm gücüyle engel oluyor. Herhangi bir karaktere merhamet hissetmeye başladığınız an Thackeray, bu karakterin zaafları, hataları ve eksiklerini size tekrar tekrar hatırlatmaktan çekinmiyor (Bu durumun tam aksi için de benzer bir çaba var). Tüm bunlara rağmen yazarın acımasız ya da insafsız olduğunu düşünmedim. Aksine, sarkastik anlatım tarzına rağmen fazlasıyla realist bir romanla karşı karşıya olduğuma kanaat getirdim. Öte yandan, bu roman edebi kaygıların sonucu mu bu boyutta yazılmış yoksa yazarının anlatma coşkusu mu bu neticeyi doğurmuş sorusu hakkında herhangi bir Thackeray okuruyla tartışmaya hazırım.

Gelelim sürpriz konusuna. Bir kere şunu kabul edelim: Bilge anlatıcımız herkesi alaya almayı sevdiği gibi biz okurları şaşırtmayı da çok seviyor. Bir roman ilk kez okunduğunda okuru için gelişen her durum sürprizdir aslında. Thackeray ise kendi ufak tefek sürprizleriyle bizleri esere bağlamaya çalışıyor ve bu sürprizlerin her biri kendi içinde nükte barındırıyor. The Art of Fiction‘da örnek olarak alınan kısım romanın 14. bölümünün sonunda yer alıyor. Eser ilk kez bir seri olarak tefrika edildiğinde bu kısım 4. cildin sonuymuş ve dönemin okuyucuları bir soap opera izleyicisi gibi bir sonraki bölümün yayınlanmasını merakla beklemişler (“Aman tanrım! Becky evli miymiş? Peki ama kimle?” diyerek). Şunu kabul edelim: Bu sürprize iyi hazırlanılmış. Öncesinde kaba bir tabirle yeterli yem ortaya atılsa da okuyucunun şüphelenmesine engel olunuyor. Her ne kadar benim gibi 20 sayfa öncesinden durumu çözen deneyimli 2000’li yılların okuyucuları için bu şaşırtmacalar şaşırtmaca olmaktan biraz uzak olsa da yazarın tarzını dönemi içinde takdir ettiğimi söylemek isterim. Son cümlemi de söyleyeyim de içimde kalmasın: Bu okuduklarım elbette ki sonraki yüzyılda ortaya çıkan popüler isimler Ian M. Banks, Chuck Palahniuk ya da Trevanian gibi okuyucuyu şok eden yazarların yaptıkları yanında çok masum kalıyor.

Haftaya Salinger ve Teenage Skaz konusuna değineceğimden yüzde yüz eminim. Kitabın yarısına geldiğim için bu kadar kesin konuşuyorum. Geçen hafta önerimi gerçekleştirdi iseniz neden Nine Stories‘i de okumuyorsunuz? Size bu kadar harika önerilerde bulunacak başka bir blog da yoktur. Burada olduğunuz için çok şanslısınız bence. Haftaya iddialı bir yazıyla aranızdayım. Bekleyin, göreceksiniz.

[Pazar günü başladığım bu yazıyı suçluluk duygusuyla bugün zorlayarak tamamladım. Yazıya güvenmeyince yukarıdaki resmi seçtim ki ilginizi sıcak tutabileyim. Hatta aşağıya da bir tane yerleştirip 6. hafta yazısıyla büyük beğeni kazanmayı hedefliyorum. Keşke biraz daha fazla vakte sahip olsaydım. Deniz altında nefes alabilmekten sonra en çok istediğim şey bu.]

jean_jacques_henner_-_la_liseuse

Written by b

11 Şubat 2010 at 9:32 pm

5. hafta: Ishiguro ve güvenilmez anlatıcı

leave a comment »

The Art of Fiction‘ın sağladığı yararlardan biri de yaşamımın geçmiş dönemindeki şaşkınlıklarımı ve hatalarımı birer birer düzeltmeme olanak sağlaması oldu. İzin verirseniz bu haftaya şu cümleyle başlamak istiyorum: Kazuo Ishiguro‘yu severim ve çalışmalarını takip ederim. Benim Ishiguro hakkındaki en büyük ikilemim ise Günden Kalanlar hakkındaydı. Booker Ödülü de aldığını bildiğim ve yazarın başyapıtı kabul edilen bu romanın ne diğer romanlarından farkını ne de esere verilen bu değeri anlayamıyordum. Dahası 1990’larda çekilmiş ve övgüler almış (benim bir türlü izleyemediğim) film versiyonunda Emma Thompson ve Anthony Hopkins’in hangi rolleri canlandırdığı ve bu rollerin nasıl başrol kabul edildiğini de algılayamıyordum. (Bu arada ileride bir gün bana “doksanların klasiklerine bir örnek verir misiniz?” diye sorarlarsa cevabımın “Emma Thompson bütün İngiliz romanlarının film uyarlamalarında katiyetle başrol oynamalı görüşü” olacağına eminim)

Lafı fazla uzatmayacağım. David Lodge’ın “The Unreliable Narrator” makalesindeki örnek paragrafı okuduğumda aniden benim Günden Kalanlar’ı hiç okumadığımı ve senelerdir Günden Kalanlar zannettiğim kitabın Çocukluğumu Ararken olduğunu fark ettim. Bunca zamandır kitapla ilgili tüm düşüncelerim aslında başka bir esere aitti. Bu kadar şaşkınlığın neye delalet olduğunun yorumunu size bırakıyorum. Bunun bir tedavisi mutlaka olmalı! Araştıracağım.

read

Böyle olunca en yakındaki kitabevine gidip romanı satın aldım ve okudum. Şimdi size büyük bir sır vereceğim: The Remains of the Day gerçekten çok başarılı romanmış. Yazarın Stevens karakterini büyük bir incelik, özen ve dikkatle oluşturduğu fikrim sayfalar ilerledikçe daha da pekişti ve sonlara doğru Ishiguro’nun bu eserde yaptıklarına duyduğum saygı büyük boyutlara ulaştı. Büyük farkındasızlığın romanında olaylara Stevens’ın bakış açısı ile yaklaşmak güzel bir tecrübeydi. Doğru bir benzetme olmadığının farkındayım ancak Stevens zaman zaman bende David Brent‘in de oluşturduğu gerginliğe sebep oldu. Onun bir şeyleri anlamasını, onun doğru adımı atmasını, onun yaşananların manasını kavramasını gönülden diledim (Hiçbir zaman bu dileğimin gerçekleşmeyeceğini bile bile).

Romanın bende bıraktığı etki o kadar yoğun oldu ki ilk kez Lodge’ın makalesinde işlediği konuyu “yeterince” iyi değerlendiremediğini bile düşündüm. Hatta çirkefçe ileri gidip Ishiguro’nun bu kitapla Booker’ı aldığı sene adaylardan biri acaba Lodge mıydı fikrini ortaya attım. Fakat sonunda Ishiguro’ya bu ödülü veren jürinin başındaki ismin Lodge olduğunu öğrenip utançla içime kapandım.

Ancak şu günlerde ne anlama geldiğini kavrayabildiğim sahne

Ancak şu günlerde ne anlama geldiğini kavrayabildiğim bir sahne

The Remains of the Day, güvenilmez bir anlatıcı tarafından sizlerle paylaşılan çok ince bir öykü. Kurgunun doğası gereği bir anlatıcı her zaman yanlış şeyleri anlatamaz, yalan söyleyemez. Çünkü bunu sürekli yaptığında söylediklerinin bütünü okuyucunun gerçeği haline gelir. Güvenilmez bir anlatıcı yaratabilmek, yani onun nerede bir şeyler gizlediğini/algılayamadığını/farklı anlattığını okuyucunun fark edebilmesini sağlamak ancak yazarın ustalığı olabilir. The Remains of the Day, anlatıcısı bir kere bile aşktan bahsetmemesine rağmen içinde büyük bir aşk hikâyesini barındırıyor. Mr Stevens’ın kimi zaman fark etmediği, kimi zaman kendi prensipleri içinde kaybolduğundan göremediği, kimi zaman ise ısrarla tersinin olduğunu iddia ettiği olayların nasıl gerçekleştiği okuyucu tarafından açık bir şekilde anlaşıyor. Son sözüm: Ben, Bahar Malik, bu kitabı yanlış anlaşılmaların ardından sonunda okuyabilmiş olduğum için çok memnunum.

Haftaya William Makepeace Thackeray’nin Vanity Fair‘iyle “Sürpriz” konusu vardı. Fakat, bu hafta içinde olan üzücü bir gelişme sebebiyle planlarımda ufak bir değişiklik yaptım. Gelecek hafta J. D. Salinger okuyacağım. The Catcher In the Rye‘ın üstünden bu sefer de “Teenage Skaz” konusuna eğilmek için geçmeyi ve kendimce yazarı küçük bir şekilde de olsa anmayı planlıyorum. Belki siz de katılmak istersiniz.

4. hafta: Hemingway ve yinelemeler

leave a comment »

annebelovmonicareading2000

Lütfen biriniz bana hem minik projem süresince hem de proje tamamlandıktan sonra uzun seneler boyunca Ernest Hemingway’e yaptığım haksızlığı ara sıra hatırlatsın ve beni özür dilemeye zorlasın. Hemingway, yıllar yıllar sonra benim için doksanlı yıllardan birinin zorunluluk ve sorumluluk altında boğulacakmış gibi olduğum Şubat tatili öğleden sonralarından ve sonraki senelerin (John Steinbeck ile birlikte vazgeçilmez olduğu) geçmek bilmeyen İngilizce derslerinden çok öte bir noktaya ulaştı.

Lodge, eğitim dünyasındaki bazı yabancıların “elegant variation” dediği bizde ise “Bir paragrafta aynı kelimeleri tekrar tekrar kullandığın için bu işe yaramaz notu alıyorsun” olarak tanımlanan durumun nasıl da tam tersine işleyebileceğini hem Hemingway’in bir grup savaş gazisinin tedavi olmak adına zorunlu beraberliklerini anlatan In Another Country‘sinde hem de diğer özenle seçilmiş örneklerde göstermiş.

hemingwayŞimdi elimizdeki metne şöyle bir bakalım: Birinci cümlede gözümüze çarpan sözcük “fall” (sonbahar) oluyor. “Fall” ikinci cümlede karşımıza tekrar “cold” (soğuk) ve “dark” (karanlık) ile birlikte çıkıyor. Üçüncü cümlede ağırlığını ortaya koyan “wind” (rüzgar) dördüncü cümlede iki kere daha söylenerek hükümdarlığını ilan ediyor. Derken paragrafın son cümlesinde doruk noktasına ulaşılıyor: “cold”, “fall”, “wind” kelimelerinin tek bir cümlede kullanışına şahit oluyoruz. Peki tüm bunlar öykünün başlangıcını itici hale getiriyor mu? Kesinlikle hayır. Aksine ortada hayranlık verici güzellikte ve görebildiğimizin çok ötesinde anlamlar taşıyan bir paragraf var. Bir kere bile ölüm demeden ölümün varlığı ancak bu kadar incelikli ve edebi bir üslupla verilebilirdi, verilmiş de.

Yineleme, usta ellere teslim edildiğinde dini ve mistik metinlerde, yalvarmalarda ve hatta nükte yapılmak istendiğinde başarılı sonuçlar veren bir araç olabilir. Hemingway, Lawrence, Dickens ve okuma haftasını sabırsızlıkla beklediğim Martin Amis bir önceki cümlemin kanıtı olabilecek kalitede örnekler vermişler. Şimdiye kadar fark etmediyseniz bile bundan sonraki okumalarınızda ilginizi çekeceğine eminim. Not düşmek adına şunu da söylemek istiyorum: “Repetitions” kitapta şimdiye kadar okuduğum en iyi bölümdü ve böyle bir beklentim olmadığı için bu durum beni çok şaşırttı. Haftaya Kazuo Ishiguro – The Remains of the Day (Günden Kalanlar) ve çok eğlenceli bir konu olan “The Unreliable Narrator” var. Açıkçası Mr. Stevens’ın doğal halini düşünmek bile şimdiden gülümsememe sebep oluyor.

Dördüncü haftanın son sözü gelsin: Özür dilerim Hemingway. (Bu bir!)