LİBRİ ELECTUS

Okuduk, okuduk, ok olduk…

Posts Tagged ‘D. H. Lawrence

13. hafta: Lawrence ve sembolizm

leave a comment »

D. H. Lawrence’ın Women in Love‘ının kahramanları iki kız kardeş olan Gudrun ve Ursula’dır. Gudrun ufak heykeller yapan bir sanatçı, Ursula ise bir öğretmendir. Lawrence’ın da büyüdüğü kasaba olan Nottinghamshire’da yaşayan bu iki kız, zengin bir madenci olan Gerald ve Rupert isimli bir ilköğretim müfettişi ile aşk yaşayarak kitabın ismine ters düşmemeyi başarırlar. Rupert’in (Züppe hallerine rağmen şu romanda en sevdiğim karakter olabilmesi başlı başına tuhaf bir durum. Lodge’ın başka bir noktada söylediği “Whatever you think of Lawrence’s men and women, he was always brilliant when describing animals.” cümlesi inanın benim gibi okurlar için daha da anlamlı) ilişkiler, karşı cins ve cinsellik hakkında farklı fikirleri vardır. Ursula ise bildiğiniz kadındır. Gudrun ile Gerald’da ise daha önce Nice Work‘te de gördüğümüz sanayici-sanatçı çekişmesini görürüz. Öte yandan Gerald ile Rupert arasında hiçbir zaman açıkça dile getirilmeyen eşcinsel bir çekim vardır. “Acaba bu adamlar birlikte olmaya başlayıp kızları aşklarıyla başbaşa mı bırakacaklar?” diye sık sık düşünmeme rağmen delikanlılar arasındaki en büyük yakınlaşma bir sahnede güreşmeleri oldu.

Kitap bu dörtlünün (ve birkaç yan karakterin daha) diyaloglarından oluşuyor desem çok abartmış olmam zannediyorum. Okuduğum günlerde bana “nasıl gidiyor?” diye soran herkese “konuşuyorlar işte” cevabını vermem boşuna olmasa gerek.

Her ne kadar romanda geçen belirli bir olay için sembolizmi tartışacak olsak da aslında eserin tümünün sembolizme örnek olarak verilebileceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Lodge’in örnek olarak verdiği bölümde Gerald yakınlardan geçen trenin gürültüsüyle ürken atını sakinleştirirken Ursula ve Gudrun adamı izliyor. Gerald’ın babasının maden ocaklarının yönetimini devralmış genç bir zengin olduğunu bir kere daha hatırlatmak istiyorum. Öte yandan kahramanların yaşadığı yer olan Nottinghamshire kırsal bir bölge iken madenciliğin gelişmesi ile sanayiyle tanışmış. Bu açıdan bakıldığında sahnemizdeki trenin madencilik endüstrisini, atın ise doğayı temsil ettiğini söyleyebiliriz. Endüstri gücüyle doğaya hükmediyor ve korkutuyor (trenin sesinden korkan at). Gerald ise (yani kapitalizm) atı trenin yarattığı mekanik sese alışması için zorluyor. Hem Ursula hem de Gudrun atın nasıl korktuğunu fark ediyorlar. Ursula, Gerald’ın ata kaba davranışı karşısında dehşete düşüyor. Bizi daha çok ilgilendiren ise duruma Gudrun’un tepkisi -ki zaten Lawrence da bölümü Gerald’la aralarında büyük bir “elektrik” olan genç kızın bakış açısıyla anlatmış. Gudrun, Gerald’ın atı kontrol etmesindeki erotik yanı fark ediyor (bu erotizmi biz okuyucular da es geçmiyoruz). Aslına bakacak olursanız Lawrence’ın asıl amacı da çift arasındaki bu çekimi bizlere gösterebilmek. Bir süre sonra fark ediyoruz ki Gerald’ın gücüyle kontrol altına aldığı at değil, adamın yaptıklarının şehvetini tutkuyla fark eden Gudrun oluyor. Lawrence’ın bir diğer başarısı ise araya kamyonların gürültüsü, trenin hareketi gibi sesler katarak simgeselliğin yoğunluğu ile okuyucuyu boğmamak.

Dikkat ettiyseniz örnek metinde iki farklı sembolizm yöntemi var. Doğa/sanayi ikilisinde hem metonimi (düzdeğişmece) hem de synecdoche (Türkçe’sini bilmiyorum, siz biliyor musunuz?) görebiliyoruz. Ne demek istiyorum? Lokomotif sanayiyi temsil ediyor çünkü lokomotif sanayi devriminin bir sonucu/etkisidir. Öte yandan at doğayı temsil ediyor. Çünkü at doğanın bir parçasıdır (dar anlamlı bir sözcüğü genişletiyoruz). Cinsel sembolizmde ise Gerald’ın atı kontrol altına almasıyla insanların sevişirken yaptıkları hareketler arasındaki benzerlikten yararlanılmış, özetle metafor kullanılmış.

Lodge’ın üstünde durduğu en önemli konuyu söylemeden haftayı bitirmeyeyim: Sembolizmin birinci kuralı elinde kurguladığın çok sağlam bir hikâyenin olması. Söyleyecek bir şeyin yoksa ya da söyleyeceklerin önemsiz/yetersizse onu nasıl söylediğinin hiçbir önemi yok. Yani sembolizm anlatmak istediklerinizi güzelleştirmek için bir yöntem ama kendi başına bir güzellik değil.

On dokuzuncu yüzyıl Fransız şiirinde Baudelaire, Verlaine, Mallarmé gibi isimler sayesinde öne çıkan sembolizm bu şairlerin etkisiyle yirminci yüzyıl Britanya edebiyatında bol bol yer bulmuş. Bir örneğini bugün gördük. Bir diğerinden ise haftaya Graham Greene’le “Egzotik” konusunu işlerken bahsedeceğiz. O zamana kadar kendinizi sıcaklardan iyi koruyun ve bunun iyi bir yolunu biliyorsanız mutlaka benimle de paylaşın.

[1] Fotoğraflar André Kertész’in ilham verici kitabı On Reading‘ten.

Reklamlar

Written by b

17 Temmuz 2010 at 9:25 pm

4. hafta: Hemingway ve yinelemeler

leave a comment »

annebelovmonicareading2000

Lütfen biriniz bana hem minik projem süresince hem de proje tamamlandıktan sonra uzun seneler boyunca Ernest Hemingway’e yaptığım haksızlığı ara sıra hatırlatsın ve beni özür dilemeye zorlasın. Hemingway, yıllar yıllar sonra benim için doksanlı yıllardan birinin zorunluluk ve sorumluluk altında boğulacakmış gibi olduğum Şubat tatili öğleden sonralarından ve sonraki senelerin (John Steinbeck ile birlikte vazgeçilmez olduğu) geçmek bilmeyen İngilizce derslerinden çok öte bir noktaya ulaştı.

Lodge, eğitim dünyasındaki bazı yabancıların “elegant variation” dediği bizde ise “Bir paragrafta aynı kelimeleri tekrar tekrar kullandığın için bu işe yaramaz notu alıyorsun” olarak tanımlanan durumun nasıl da tam tersine işleyebileceğini hem Hemingway’in bir grup savaş gazisinin tedavi olmak adına zorunlu beraberliklerini anlatan In Another Country‘sinde hem de diğer özenle seçilmiş örneklerde göstermiş.

hemingwayŞimdi elimizdeki metne şöyle bir bakalım: Birinci cümlede gözümüze çarpan sözcük “fall” (sonbahar) oluyor. “Fall” ikinci cümlede karşımıza tekrar “cold” (soğuk) ve “dark” (karanlık) ile birlikte çıkıyor. Üçüncü cümlede ağırlığını ortaya koyan “wind” (rüzgar) dördüncü cümlede iki kere daha söylenerek hükümdarlığını ilan ediyor. Derken paragrafın son cümlesinde doruk noktasına ulaşılıyor: “cold”, “fall”, “wind” kelimelerinin tek bir cümlede kullanışına şahit oluyoruz. Peki tüm bunlar öykünün başlangıcını itici hale getiriyor mu? Kesinlikle hayır. Aksine ortada hayranlık verici güzellikte ve görebildiğimizin çok ötesinde anlamlar taşıyan bir paragraf var. Bir kere bile ölüm demeden ölümün varlığı ancak bu kadar incelikli ve edebi bir üslupla verilebilirdi, verilmiş de.

Yineleme, usta ellere teslim edildiğinde dini ve mistik metinlerde, yalvarmalarda ve hatta nükte yapılmak istendiğinde başarılı sonuçlar veren bir araç olabilir. Hemingway, Lawrence, Dickens ve okuma haftasını sabırsızlıkla beklediğim Martin Amis bir önceki cümlemin kanıtı olabilecek kalitede örnekler vermişler. Şimdiye kadar fark etmediyseniz bile bundan sonraki okumalarınızda ilginizi çekeceğine eminim. Not düşmek adına şunu da söylemek istiyorum: “Repetitions” kitapta şimdiye kadar okuduğum en iyi bölümdü ve böyle bir beklentim olmadığı için bu durum beni çok şaşırttı. Haftaya Kazuo Ishiguro – The Remains of the Day (Günden Kalanlar) ve çok eğlenceli bir konu olan “The Unreliable Narrator” var. Açıkçası Mr. Stevens’ın doğal halini düşünmek bile şimdiden gülümsememe sebep oluyor.

Dördüncü haftanın son sözü gelsin: Özür dilerim Hemingway. (Bu bir!)