LİBRİ ELECTUS

Okuduk, okuduk, ok olduk…

bitenler 2

leave a comment »

Murat Uyurkulak – Bazuka

Reklamlar

Written by ho? ni!

20 Mayıs 2011 at 10:20 am

bitenler kategorisinde yayınlandı

bitenler 1

with one comment

Eskiden de çok yavaş okurdum ama senede birkaç kitaba düştüm. Bir dönemdir böyle, belki geçer belki geçmez. Belki her biten kitabı not etmek yeniden hızlandırır. Öyleyse 1:

Jose Saramago – Kopyalanmış Adam

Written by ho? ni!

9 Mayıs 2011 at 1:39 pm

bitenler kategorisinde yayınlandı

D&R’ı sevmemek

leave a comment »

Her gidişimde yeni bir neden buluyorum D&R’ı sevmemek için. Şuna bakın:  Bir şiir kitabı olarak “Bakırköy Akıl Hastanesi’nin Gizli Tarihi”…

Written by ho? ni!

11 Eylül 2010 at 9:42 am

kitapçı kategorisinde yayınlandı

14. hafta: Greene ve egzotik

leave a comment »

Emperyalizmin yükselişinin ve sömürgeciliğin ortaya çıkmasının edebiyat arenasında doğurduğu sonuçlardan biri de sömürgeci ulusların bir kısım yazarlarının farklıyı/yeniyi/bilinmeyeni bulmak üzere kendilerini sömürülen “uzak” topraklara atması oldu. Bu yazarların en önemli örneklerinden biri çoğunuzun bildiği üzere Graham Greene’nin de çok takdir ettiği Joseph Conrad idi.

“Greene ve egzotik” başlığının bir yanlış anlaşmaya kurban gitmemesi için baştan şu açıklamayı yapmakta da fayda görüyorum: Bugün egzotik kelimesini “çekici” ya da “cezbedici” sıfatlarının karşılığı olarak değil, TDK’nın da önerdiği gibi “yabancıl” manasında kullanıyoruz. Greene romanlarında Britanya adasının dışındaki uzak toprakları isim vermeden sık sık kullanmış bir yazar. Hatta onun eserlerinde yarattığı bu dünyaya “Greeneland” deniyormuş. Bu tercihinde de Sierre Leone’de MI6 için çalıştığı günlerdeki gözlemleri ve tecrübeleri çok etkili olmuştur kanısındayım.

Kurguda egzotiklikten yani “uzaklardan” yani “yabancıldan” bahsedeceksek eseri okuyacak insanların “yuvada” oldukları varsayımını yapmak zorunda olduğumuzu fark etmişsinizdir. The Heart of Matter‘da olayların nerede geçtiğini bize hiçbir zaman açıklamayan Greene, özellikle romanın başında (tıpkı Conrad’ın bu tip eserlerinde yapmayı tercih ettiği gibi) okuyucunun “memleket” ve “sıla” algılarıyla oynuyor. Ne demek istediğimi açıklayayım.

Olaylar, romanın yan karakterlerinden biri olan Wilson’ı anlatarak başlıyor ve aslında Wilson egzotik dekorun okuyucuya verilebilmesi için sadece bir araç. Bu gaye tamamlanır tamamlanmaz da rotamızı asıl adamımız Scobie’ye çeviriyoruz. Greene’in nerede olduğumuza dair bizleri bir şaşırtma çabası var (algılarımızla tam da bu noktada oynuyor). Wilson’ı Bedford Oteli’nde olduğunu söyleniyor, yakınlardaki katedralin çanları çalıyor, Bond Street’ten bahsediliyor. Tüm bunlar tipik bir İngiliz şehrinin özellikleri gibi görünüyor. İlk paragrafta yaban ellerde olunduğuna dair kanıtlar ise Wilson’ın açıkta olan dizlerinden bahsedilmesi (Şort giymek o dönemde Britanya erkeklerinin vatanlarında yapmadığı bir şey) ve dans dersi alan kızların zenci olması. Yazarın bu ikiliği (ya da ikiyüzlülüğü mü demeliyim) yaratırkenki bir diğer amacı da sömürgecilikte üstün olan sömüren tarafın güçsüz tarafa kendi kültürünü yaymaya çalıştığını da yansıtmak istemesi. Afrikalı kızlar saçlarını tıpkı İngiliz kızları gibi düzleştirmeye çalışıyorlar, siyahi memurlar ve onların eşleri kendilerini Britanya saltanatına adamış, onlar için çalışıyorlar.

Egzotik çoğunlukla yazarların romanları için kullandığı bir araç ve fakat çoğunlukla amaç değil. Evet The Heart of Matter, kendine olayların geçtiği yer olarak Afrika kıtasını seçerek sömürgecilikle ilgili önemli bir eser durumuna gelmiş durumda fakat bu romanın aslında dini inançları ve ahlaki sorumlulukları sorgulamak için yazılmış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Suriyeli üçkağıtçılar, üç kuruşa kendini satabilecek Afrikalı hizmetliler, ortalıkta neden dolaştığı belli olmayan Hintliler, bol bol sıcak ve Afrika’nın diğer doğa şartları romanı renkli ve süslü bir hale getirmiş. Öte yandan Greene aynı olay örgüsünden egzotik öğesini çıkartarak da bu romanı yazabilir miydi? Kesinlikle yazabilirdi.

Haftaya Muriel Spark ve The Prime of Miss Jean Brodie var. Romandan konuşurken belki biraz filminin berbatlığının dedikodusunu da yaparız. Ne dersiniz?

Written by b

6 Ağustos 2010 at 9:29 pm

13. hafta: Lawrence ve sembolizm

leave a comment »

D. H. Lawrence’ın Women in Love‘ının kahramanları iki kız kardeş olan Gudrun ve Ursula’dır. Gudrun ufak heykeller yapan bir sanatçı, Ursula ise bir öğretmendir. Lawrence’ın da büyüdüğü kasaba olan Nottinghamshire’da yaşayan bu iki kız, zengin bir madenci olan Gerald ve Rupert isimli bir ilköğretim müfettişi ile aşk yaşayarak kitabın ismine ters düşmemeyi başarırlar. Rupert’in (Züppe hallerine rağmen şu romanda en sevdiğim karakter olabilmesi başlı başına tuhaf bir durum. Lodge’ın başka bir noktada söylediği “Whatever you think of Lawrence’s men and women, he was always brilliant when describing animals.” cümlesi inanın benim gibi okurlar için daha da anlamlı) ilişkiler, karşı cins ve cinsellik hakkında farklı fikirleri vardır. Ursula ise bildiğiniz kadındır. Gudrun ile Gerald’da ise daha önce Nice Work‘te de gördüğümüz sanayici-sanatçı çekişmesini görürüz. Öte yandan Gerald ile Rupert arasında hiçbir zaman açıkça dile getirilmeyen eşcinsel bir çekim vardır. “Acaba bu adamlar birlikte olmaya başlayıp kızları aşklarıyla başbaşa mı bırakacaklar?” diye sık sık düşünmeme rağmen delikanlılar arasındaki en büyük yakınlaşma bir sahnede güreşmeleri oldu.

Kitap bu dörtlünün (ve birkaç yan karakterin daha) diyaloglarından oluşuyor desem çok abartmış olmam zannediyorum. Okuduğum günlerde bana “nasıl gidiyor?” diye soran herkese “konuşuyorlar işte” cevabını vermem boşuna olmasa gerek.

Her ne kadar romanda geçen belirli bir olay için sembolizmi tartışacak olsak da aslında eserin tümünün sembolizme örnek olarak verilebileceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Lodge’in örnek olarak verdiği bölümde Gerald yakınlardan geçen trenin gürültüsüyle ürken atını sakinleştirirken Ursula ve Gudrun adamı izliyor. Gerald’ın babasının maden ocaklarının yönetimini devralmış genç bir zengin olduğunu bir kere daha hatırlatmak istiyorum. Öte yandan kahramanların yaşadığı yer olan Nottinghamshire kırsal bir bölge iken madenciliğin gelişmesi ile sanayiyle tanışmış. Bu açıdan bakıldığında sahnemizdeki trenin madencilik endüstrisini, atın ise doğayı temsil ettiğini söyleyebiliriz. Endüstri gücüyle doğaya hükmediyor ve korkutuyor (trenin sesinden korkan at). Gerald ise (yani kapitalizm) atı trenin yarattığı mekanik sese alışması için zorluyor. Hem Ursula hem de Gudrun atın nasıl korktuğunu fark ediyorlar. Ursula, Gerald’ın ata kaba davranışı karşısında dehşete düşüyor. Bizi daha çok ilgilendiren ise duruma Gudrun’un tepkisi -ki zaten Lawrence da bölümü Gerald’la aralarında büyük bir “elektrik” olan genç kızın bakış açısıyla anlatmış. Gudrun, Gerald’ın atı kontrol etmesindeki erotik yanı fark ediyor (bu erotizmi biz okuyucular da es geçmiyoruz). Aslına bakacak olursanız Lawrence’ın asıl amacı da çift arasındaki bu çekimi bizlere gösterebilmek. Bir süre sonra fark ediyoruz ki Gerald’ın gücüyle kontrol altına aldığı at değil, adamın yaptıklarının şehvetini tutkuyla fark eden Gudrun oluyor. Lawrence’ın bir diğer başarısı ise araya kamyonların gürültüsü, trenin hareketi gibi sesler katarak simgeselliğin yoğunluğu ile okuyucuyu boğmamak.

Dikkat ettiyseniz örnek metinde iki farklı sembolizm yöntemi var. Doğa/sanayi ikilisinde hem metonimi (düzdeğişmece) hem de synecdoche (Türkçe’sini bilmiyorum, siz biliyor musunuz?) görebiliyoruz. Ne demek istiyorum? Lokomotif sanayiyi temsil ediyor çünkü lokomotif sanayi devriminin bir sonucu/etkisidir. Öte yandan at doğayı temsil ediyor. Çünkü at doğanın bir parçasıdır (dar anlamlı bir sözcüğü genişletiyoruz). Cinsel sembolizmde ise Gerald’ın atı kontrol altına almasıyla insanların sevişirken yaptıkları hareketler arasındaki benzerlikten yararlanılmış, özetle metafor kullanılmış.

Lodge’ın üstünde durduğu en önemli konuyu söylemeden haftayı bitirmeyeyim: Sembolizmin birinci kuralı elinde kurguladığın çok sağlam bir hikâyenin olması. Söyleyecek bir şeyin yoksa ya da söyleyeceklerin önemsiz/yetersizse onu nasıl söylediğinin hiçbir önemi yok. Yani sembolizm anlatmak istediklerinizi güzelleştirmek için bir yöntem ama kendi başına bir güzellik değil.

On dokuzuncu yüzyıl Fransız şiirinde Baudelaire, Verlaine, Mallarmé gibi isimler sayesinde öne çıkan sembolizm bu şairlerin etkisiyle yirminci yüzyıl Britanya edebiyatında bol bol yer bulmuş. Bir örneğini bugün gördük. Bir diğerinden ise haftaya Graham Greene’le “Egzotik” konusunu işlerken bahsedeceğiz. O zamana kadar kendinizi sıcaklardan iyi koruyun ve bunun iyi bir yolunu biliyorsanız mutlaka benimle de paylaşın.

[1] Fotoğraflar André Kertész’in ilham verici kitabı On Reading‘ten.

Written by b

17 Temmuz 2010 at 9:25 pm

12. hafta: Woolf ve bilinç akışı

leave a comment »

“Bilinç akışı (stream of consciousness) terimini cümle içinde ilk kullanan Henry James’in psikolog ağabeyi William James olmuş. Bak bunu bilmiyordum, ilginçmiş” yazmışım her yerde yanımda dolaştırdığım için iyice buruşan sarı not kağıdına.

Düzyazıda bilinç akışı temelde iki farklı yöntemle yapılabiliyor. Bunlardan ilki yazarının birinci tekil şahıs kullanarak dünyaya seslendiği ve tam da bu sebepten cümlelerine “Ben…” diyerek başladığı iç monolog kullanımıdır. İkincisinde ise daha dolambaçlı bir yol izlenir. Üçüncü tekil şahıs ve geçmiş zaman kiplerinin tercih edildiği, rapor verir tarzda bir anlatımın benimsendiği bu yöntemin kökleri latif hanımefendi Jane Austen’e kadar uzansa da doruğa Virginia Woolf, James Joyce, Dorothy Richardson gibi isimlerle çıkmıştır. Kelime seçimlerinin karakterlere uygun şekilde yapıldığı bu yolda “düşündü”, “merak etti”, “kendi kendine sordu” gibi bazı yüklemler bilinçli bir şekilde yazıdan çıkartılır.

Mrs. Dalloway ile okuyucunun ilk karşılaşması Woolf’un 1915 yılında yayımlanan The Voyage Out (Dışa Yolculuk) isimli romanıyla oldu. Woolf, Britanya üst sınıfından Mrs. Dalloway ve eşini satirik bir anlatımla bizlerle tanıştırmıştı. Mrs. Dalloway yazarın ilk romanındaki yan karakterlerden biriyken dördüncü romanda bizzat esas kahraman statüsüne erişti.

Kitap, “Mrs. Dalloway said she would buy the flowers herself” cümlesi ile açılıyor. Bizler Mrs. Dalloway’in kim olduğunu ya da neden çiçek alması gerektiğini bilmiyoruz. Süregelen bir yaşamın içine herhangi bir noktasından böylece girivermiş oluyoruz. Derken ikinci cümle geliyor: “For Lucy had her work cut out for her”. Bu cümleyle anlatılanın kadının kafasından geçenler olduğunu anlıyoruz. Üstelik iki önceki paragrafta bahsettiğim yüklem kesintisinin de başarılı bir şekilde uygulanmış olduğu dikkatimizden kaçmıyor (değil mi? Lucy’nin işlerinin sıraya konulduğunu düşünen Mrs. Dalloway’in kendisi. Oysa ortalıkta “Lucy’nin işleri sıraya konmuştu zaten diye düşündü Mrs. Dalloway” gibi bir cümle yok). Ayrıca, “cut out for her” tam da Mrs. Dalloway’in düşünebileceği ve kurabileceği bir cümle olduğundan bir diğer şart olan karakterin ağzından konuşmanın da sağlandığını görmek bize mutluluk veriyor. “And then thought Clarissa Dalloway, what a morning – fresh as if issued to children on a beach. What a lark! What a plunge!” ile kahramanımızın tam adını öğrenmiş oluyoruz. Clarissa, havanın güzelliğini sahildeki çocukların tazeliğine benzetiyor ilkin. Sahildeki çocuklar ise ona on sekiz yaşında yaşadığı tatilleri anımsatıyor ve düşünceler birbirini kovalamaya başlıyor.

Bilinç akışı konusuyla ilgili söylemek istediğim son bir şey daha var. Mrs. Dalloway’i okurken şunu düşündüm: Eğer iç monolog kullanılsa ve tüm bu cümleler birinci tekille kurulsa roman o kadar doğal olmayan bir hale dönüşürdü ki okuyucusunda asla bu etkiyi uyandıramazdı.

Haftaya D. H. Lawrence’ın Women in Love’ı var. Kabul edin, Lawrence okumanın zamanı gelmişti artık. Projeyi önce Emre’nin tam da projeyle ilgili konuşmamızın üzerine ödünç verdiği kitaplar ve dahası Carson McCullers’ın muazzam güneyli gotik tarzıyla aldattığıma dair bazı dedikodular çıkmış. Şunu söylemek isterim ki konu Carson McCullers olunca gerisi teferruattır. Ben değil, The Art of Fiction’da McCullers’a yer vermeyerek beni bu yola sokan Lodge utansın.

* Resimleri Woolf’a uygun seçmeye çalıştım. Olmuş gibiyse iki kere göz kırpın.

11. hafta: Lodge ve Auster ile isimler

leave a comment »

Biriyle tanıştığımızda çoğunlukla adının bir şeylerin sembolü olduğunu ya da bu isme sahip olan varlıkla isim arasında büyük bir bağlantı olduğunu düşünmeyiz. Bize verilen adlar ya ebeveynlerimizin hayata karşı bakış açılarının ve gelecekle ilgili umut ve arzularının ya aile bağlarının ya da dönemin moda anlayışının bir sonucudur. Soyadları ise dedelerimiz/atalarımızın kendilerine yakıştığını düşündüklerini sahiplenmeleridir. Ne isimlerimizin ne de soyadlarımızın varlığımızla büyük bir alakası yoktur. Bu açıdan baktığımızda konuyu daha da genelleştirirek “a rose by any other name would smell as sweet” diyenlere katılmamak elde değil.

Günlük hayatta soyadı Shepherd olan bir adamın ne çoban olduğunu düşünürsünüz ne de bu adamda ruhani bazı öğeler ararsınız. Oysa bu isme bir roman, sinema filmi ve hatta televizyon dizisinde rastladığınızda işler değişir (değişmiyor mu?). Sanat eserlerinde daha spesifik konuşacak olursak romanlarda isimler hiçbir zaman rastgele seçilmez.

Bu haftanın üç kitabı How Far Can You Go?, Nice Work ve City of Glass‘ta da isimler büyük önem taşıyor. How Far Can You Go?, 1950’lerin Britanya’sındaki katolik gençlerin hayatlarını konu alıyor ve tüm adlar bu bağlamda seçilmiş durumda. Size asıl anlatmak istediğim Nice Work‘te David Lodge’ın isim seçimleri gerçekten çok özenli ve başarılı. Bir üretim şirketinin mühendis genel müdürü ile genç bir akademisyenin şartların zorlaması ile bir araya gelmelerinin anlatıldığı romanda müdürün ismi Vic Wilcox, akademisyenin ismi ise Robyn Penrose. İngilizliği, erkekliği ve hırsı ön plana çıkan Vic’in isim seçiminde “victor”, “will” ve “cock” ile bağlantılı bir isim bulunarak bu baskınlıklar vurgulanmak istenmiş. Onun tam zıddı olan Robyn’in soyadı ise edebiyat ve güzellikle bağlantılı (“pen” ve “rose”). Yazar, “Robyn” ismini ise hem kadının feministliğine uygun düştüğü hem de kurguda çeşitli olanaklar sağladığı için seçmiş.

Lodge, kitabı yazmayı yarıladığı sıralarda birden E.M. Forster’ın benim proje kapsamında ilk tamamlamayı planladığım ama hala bunu başaramadığım kitabı Howards End‘deki erkek karakterin isminin de Henry Wilcox olduğunu anımsamış (-ki Henry karakteri için de bu soyad biçilmiş kaftandır). Bunun üzerine de bu rastlantıyı vurgulamak üzere romanın yan karakterlerinden Marion’un giydiği t-shirt’ün üzerine “ONLY CONNECT” cümlesini yerleştirivermiş. Peki, kitabı okumuş olanlar ya da okumayı planlayanlar için şimdiki sorumuz gelsin: Sizce Marion’un ismi neden Marion?

Devam ediyorum (pardon bunu içimden söylemiştim, bu yazıyı kaç günde yazdığıma dünyada inanmazsınız). Yazarının meşhur New York Üçlemesi’nde yer alan City of Glass‘ta (tıpkı diğer ikisi Ghosts ve The Locked Room‘da olduğu gibi) klişe bir dedektiflik hikâyesi anlamın, nedenselliğin ve kimliklerin sorgulandığı bir şüphecilik öyküsüne dönüştürülmüş. William Wilson takma adıyla kitap yazan Quinn isimli baş karaktere gelen yanlış bir telefon sonucunda Quinn arayana aradığı insanın kendisi olduğunu söyler. Böylece bir anda Paul Auster Dedektiflik Ajansı sahibi Mr Auster olur. Wilson ve Auster takma adlı Quinn, müşterisini hapisten yeni çıkmış olman Stillman’e karşı koruyacaktır. William Wilson’ın aynı zamanda Edgar Allan Poe’nun ünlü bir kahramanı olduğunu ve gene bu proje dahilinde o öyküyü de okuyacağımı hatırlatmak isterim.

Auster, üçlemesinde varlığın ve varlığın isminin değişebilirliğini türlü şekillerde vurguluyor ve bu öykülerin her birinin sonunda dedektif karakterinin ölmesi ya da ortadan kaybolması da bu karakterlerin isimlerin oluşturduğu labirentte kaybolup gitmelerini simgeliyor. İsterseniz dışarıda daha uzun konuşabiliriz ama en azından yazıyı burada sonlandırmanın iyi olacağını düşünüyorum.

Yazma hızımın okuma hızıma erişemediği haftalara girmiş bulunuyoruz. Haftaya Virginia Woolf ve Mrs. Dalloway var. Projenin gidişatında size de bazı görevler düşüyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın. İlk göreviniz şu dört-beş gün içinde bu yazıyı tamamlamak için beni sıkıştırmak. Dört, üç, iki, bir… Başla!